Beril Erbil


Jack London ona büyük ün kazandıran Vahşetin Çağrısı adlı romanında Santa Clara vadisindeki büyük bir evde yaşayan Buck isimli bir köpeğin değişim ve dönüşüm hikâyesini anlatır. Burası bir yargıcın evidir ve Buck burada aile bireylerinin, seyislerle uşakların ve diğer köpeklerin arasında kendine ayrıcalıklı bir yer edinmiştir. Nereden bakılsa iyi aile köpeğidir. Uygardır. Hatta fazlasıyla uygardır. Köpek kulübesinde yaşamaz, süs köpeği muamelesi görmez. Malikanenin içinde, tüm malikaneyi kendinin benimseyerek yaşar.

Kuzey topraklarında keşfedilen altın madeninin peşindeki insanlar ve sisteme inanan bir bahçıvan yardımcısı Buck’ın hayatının değişmesine sebep olur. Buck konfor alanından çıkmak zorunda kalır, çünkü gizlice satılır.

Buck’ın erginlenme yolculuğunun başlangıcıdır bu. Buck korkar, çekinir. Korku Buck’ın hayatının yöneticisi olur. Hayatta kalabilmek için bazı şeylere dikkat etmek zorundadır. Kırmızı kazaklının elindeki sopa ona istese de bir şeyleri yapmaktan vazgeçmeyi öğretecektir – ya da daha ince hesaplamayı… Ve öfkesi içinde biriktikçe birikir.

Buck kendini diğerlerinin yanında tanır. Diğerleri bir yandan insanlardır ama en çok da diğer köpeklerdir. Her biri birbirinden farklı karakterlere sahip köpekler arasında güç ilişkileri, ezilme korkusu, kazanmanın kıvancı, yaşam içgüdüsü ile tanışır. Kendine yeni hırslar geliştirir, sindiremediklerine başkaldırır. Yaşayıp deneyimledikçe öğrenir. Ancak fark ettiği bir şey vardır; bazı şeyleri bilmeden biliyordur. İşte bu, ataların çağrısıdır.

Bağlı olduklarından, yargıcın evindeki mutlu ve tekin yaşamından kopmuştur Buck; ama yeni bağlandıklarında yeni şeyler görmüş, öğrenmiş, kendini keşfetmeye başlamış, gücün, iktidarın, öldürmenin, ilkel doğasının tadını almış; atalarından gelen vahşi bir hissiyatın, içgüdülerinin keşfini yaşamıştır. Birlikte yaşadığı insanlar bir kez daha değiştiğinde ise zor zamanlar atlatır.

Jack London bu aşamada yerinde bir kapitalizm eleştirisi yapar romanında. Köpeklerin sadece dinlenmeye ihtiyacı vardır ama ne bunu anlayan bir patron vardır ne de işine hâkim biri… Dayakla, baskıyla, şiddetle çözülmeye çalışılır konu; çünkü çıkar her şeyden önemlidir, işi yapanın doğası hesap kitaba tabidir ve ihtiyaçlar sadece gücü elinde tutana ait olduğu sürece mühimdir. Perişan olur köpekler.

Jack London

Buck’ın perişanlığı, içgüdüleri sayesindeki itaatsizliği sahibini çileden çıkarır. Bir kırbaç darbesi daha inecekken belki de ilk olarak vahşi bir içgüdünün onları bağladığı John Thornton tarafından kurtarılır Buck.

İnsanın en büyük korkusu olan ölümden kurtarmıştır Thornton onu. Buck’ın da vahşi güdüleri gelişmiştir kurtarıldığında. Thornton Buck’ı görür, Buck Thornton’u anlar.

Kuvvetli bir bağ gelişir aralarında. Birlikte yeni ve güzel bir yaşam yaratırlar. Buck ormana gitmektedir. Vahşi doğası onu çağırır. Orada yeni arkadaşlar edinir. Sistemden kurtulduğunda köpekler ve kurtlar arası kıskançlık da ortadan kaybolmuştur. Kurtlarla ilerlerken atalarının izini sürüp onların yolundan giderken bir yandan da onu medeniyete bağlayan Thornton’un yanına döner. Thornton onu ölümden kurtaran ideal bir efendidir; ama Buck onda diğer tüm efendilerinde olduğu gibi çıkara dayalı bir ilgi ve bakım sezinlemez. Öyledir, doğaldır, birlikteliktir bu. Yan yanadır. Birbirlerini dinlerler, yeri geldiğinde kurtarırlar.

Sevginin sunduğu uygarlık ve vahşi doğanın arasında gidip gelir Buck ve Thornton Kızılderililer tarafından öldürüldüğünde ise artık bağlanacak, sevecek bir şeyi kalmamıştır. Bir Kızılderili’yi yani bir insanı öldürdüğünde ise ellerinde aletleri olmayan insanın güçsüzlüğünü keşfeder. Vahşi doğası onu çağırıyordur. Ve o orada artık tamamen atalarından gelen daveti dinler.

2020 yapımı, Chris Sanders yönetmenliğindeki Vahşetin Çağrısı film uyarlaması ise insanın köpeklerle kurduğu dostluktaki kibrinden nasibini almıştır. Köpek ve insan arasındaki dostluğa dikkat çeker. Kitaptaki erginlenme sürecinin sert basamaklarını hissetmekte zorlanırız. Vahşi doğanın, kanın, şiddetin, hırsın, intikamın adım adım tırmanışından eser yoktur filmde. Amerikan sinemasının beklediği kahramanın dönüşümü, ondan pek de kahramanlık beklenmeyen, uygar, şımarık bir köpeğin sahibi ile kurduğu ilişkiler, itilip kakılması, hayal kırıklıkları üzerinden kendini aşması olarak işlenir. Köpek liderlik konumuna yükselir, kendinden beklenmeyen işleri başarır, arada da atalarını görür, duyar… Buck’ın film boyunca masum ve çocuksu bakışları – filmin köpek karakterleri bilgisayarla yapılmış da olsa – seyircinin duygularıyla oynar.

Ve Buck filmin sonunda sahipsiz kaldığında vahşi doğa onu bağrına basar. Vahşi doğanın onu bağrına basması tam da Buck’ın seçimi değildir sanki. Yasıyla devam eder Buck, eski günlerini özlemle anar. Yine de yeni bir aile kurar kendine.

Jack London’ın anlattığı hikâye şahane detaylarla örülüdür. Buck’ın içinde tırmanan ilkel, vahşi duyguları ve onun biriken öfkesini, öldürmekten aldığı hazzı, sabrını, taktiklerini, azmini adım adım yaşarız kitabı okurken. Her kırbaçta, boyna geçen her dişte öfkeyi hissederiz. Acımayız. Taraf da tutmayız belki ama vahşi doğanın ne olduğunu anlarız.

Ancak Jack London hikâyesini tüm bu detaylarla örerken, ataerki örüntülerin içine doğan erkekliğin sevgisel boşluğunu yenememiştir. 1904 yılında New York Magazine’de yayımlanan röportajında yazanlara iyi sonlar yazmalarını önerirken; Buck kendi vahşi doğasını keşfederek iyi bir sona ulaşmış gibi dursa da London başka bir türle kurduğu sevgiyi kaybettirmiştir kahramanına. Sevgi ve birlik bağlarını koparıp vahşi benliğe sürüklemiştir kahramanını. Uygarlıktan alıp tamamen vahşi doğaya katmıştır. Vahşi doğası ve sevdiği arasında bir denge kurmamış, sevgiyi ortadan kaldırıp ilkel benliği yücelterek romanını bitirmiştir.

Jack London kendi deyimiyle “nihayetinde bir erkektir.” John Barleycorn adını verdiği dostu alkole; 15 yaşında denize açılan, çalan, kavga eden, sarhoş biri olduğunu, nihayetinde bir erkek olduğunu söyler ölmeden üç sene önce yazdığı otobiyografisinde.

Vahşetin Çağrısı’nı Beyaz Diş’ten ayrı düşünmeyelim. Bu da bir dönüşüm hikâyesidir. Kahraman burada da dönüşür, bu sefer tersi yöne… Dörtte üçü kurt dörtte biri köpek olan bir hayvanın evcilleştirilmesini konu alır Beyaz Diş. Yolculuğu boyunca yaşadıklarıyla insanlara ve hayata karşı hınçlanır kahraman. Sevgi göremez, satılır, doğasına yabancılaştırılır, dövüştürülür.

Dönüşüm yolculuğunda iki kahraman arasındaki ortak nokta onu ölümden kurtarana karşı duyduğu sevgi ve sadakattir. Beyaz Diş sevgi, ilgi ve kabulü yeni kurtarıcısında bulur. Gönüllü bağlanır. Kurt özelliklerini kaybedip sadık ve itaatkâr bir köpek olur. Buck, Beyaz Diş’in de atalarının sesini duymuş ve hatta kendisi de o atalara yeni sesler eklemiştir. Beyaz Diş ise medeniyete yenilip evcilleşmiştir.

Hayvanların doğalarından uzaklaştırılmasına karşı olmuş biridir Jack London. Bu açıdan anlattığı hikâyeler son derece gerçekçi ve çarpıcıdır. Jack London aynı zamanda çalışırken hayvanları vahşi doğalarında gözlemlemiş, o coğrafyaları keşfetmiştir; doğanın yasalarını ve döngüsünü, kolektifi ve kişinin dönüşümünü – pek muhtemel kendi üzerindeki gözlemlerinden – görmüştür. Ancak gördüklerinden erkekliğe ve insana dair bir pay çıkarmamıştır; tablosu siyah ya da beyazdır; belki de ileri gitmekten çekinmiştir.

London’ın romanlarının kahramanları erkek köpek kahramanlardır. Ve erkeklerin erginleşme ve büyümesinin izlerini taşır. Nitekim Beyaz Diş’i bazı yorumcu ve araştırmacılar otobiyografik alegori olarak kabul ederler. Jack, açlıkla mücadelesini, yeterince et yiyememesini, et çalmasını, mahrum bırakılmasını hayatının özeti gibi anlatır. Üstelik tek açlığı yoksullukla gelen etsizlik değildir. İstenip kucak açılmış bir bebek değildir London. Biyolojik babası annesini terk ettiği için annesi intihara teşebbüs etmiş, ardından bir sene sonra evlenmesiyle birlikte üvey kardeşler arasında büyütmüştür çocuğunu. Birbirine bağlı ve genel olarak mutlu bir ailesi olmasına rağmen yoksulluğun içine doğması, erken yaşta çalışmak zorunda olması, başka çocuklar gibi oyun oynayamaması, dükkândan para verilerek alınan ilk fanilasını üzerine giymek ve başka bir şey giymeden o fanilayla dolaşmak, onu herkese göstermek için diretmesi yoksulluğunun duygularında da ne yoksunluklar yarattığını anlatır.

Yoksulluğun, sevgisizliğin, açlık – birçok şeye dönük açlığın kahramanlarını vahşileştirdiği London da çocukluğunda yoksulluklarının içinde vahşileşmiş, çalmış, çırpmış, kapitalizmin güç dengelerini görmüş, kendine yazar olarak bir yer seçmiş ve ardından makul ve doğa içinde bir yaşama dönmeye çabalamıştır.

İnsan kahramanlarını da iyiler ve kötüler olarak sınıflandırabileceğimiz gibi “erkek” onun için vahşi, avcı ve savaşçıdır.

Ve sevgi erkeği evcilleştirir. Belki de London’ın bu iki eserindeki en büyük çatışması “gerçek sevgi” ile karşılaşmasıdır. Gerçek sevgi bağ kurar, kurduğu bağlarla kuvvetlenir, zorlukların üstesinden gelir.

London’ın Vahşetin Çağrısı’ndaki kahramanı Buck, kurduğu bağ ile vahşi doğasından sıyrılır, büyük bir arzu ve özlem duyar o vahşi dünyada olmaya ve bu bağ koptuğu anda kendini vahşi dünyasında bulur… Beyaz Diş ise sevgiyle evcilleşmektedir. Sevgi onu itaatkâr ve sadık yapar ve sonunda vahşi doğasından kopar, kurt özelliklerini unutur. Uygarlaşır, evcilleşir.

Jung sevgi ve güç ilişkisi arasında ters bir bağlantı kurar. Buradaki güç kavramı sevginin gücünden bağımsız, ezen ve ezilenin arasındaki güç ilişkisidir. Ve Jung bu güç ilişkisinde, güç arzusu yükseldikçe sevginin eksildiğini söyler. Sevginin hüküm sürdüğü yerde bu güç arzusunun, güce tapınmanın bulunmayacağından bahseder.

Ataerkinin kadını ve erkeği toplumsal roller içinde boğup iki tarafa da zarar verdiği bu çağda Vahşetin Çağrısı yeni bir çağrı yapmalı bizlere, yeni kapılar açmalı. Yaratıcı öfkenin ve yaratıcı vahşi benliğin anlamını didiklemeli, Jack London’ın dönüştürmediği yerden yaşamı dönüştürmeli.

Bir erkek gerçek sevgi ile karşılaşırsa ne olur? Kaçar mı? Boyun mu eğer? Alışkanlıkları ve kurulu düzenlerinin konforunda kalıp büyümemeyi mi seçer? Eril doğasını da yanına katıp vahşi doğasından ve dişilin sevgi dolu kapsayıcı gücünden yeni bir yaşamı nasıl var eder?

Bugün Vahşetin Çağrısı’nın bize sorduracağı en önemli soru bu olmalıdır.

Yorumlar