Dilek Karaaslan


“İhtiyar, elindeki sıçan dışkısıyla karışık yarım kâse mısır tohumuyla gelirken birdenbire dağ silsilesindeki bütün sıçanların kendisiyle ve kör köpekle bir yiyecek kavgasına girmiş olduklarının farkına vardı.”

Yan Lianke / Günler, Aylar, Yıllar

Çinli yazar Yan Lianke bugün çağdaş Çin edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri kabul ediliyor. Özellikle 2014 yılında aldığı Kafka ödülü ve iki kez Man Booker ödülüne aday gösterilmesiyle ününü perçinleyen yazarın Batı’da tanınırlığı hızla artıyor. Ülkemizde basılan kitapları ise, 2015’de Semih Koç çevirisiyle, Final Kültür Sanat Yayınları’ndan Lenin’den Öpücükler, 2019’da Erdem Kurtuldu çevirisiyle Can Yayınları’ndan Patlama Kayıtları ve son olarak 2020 Ocak ayında yine Erdem Kurtuldu’nun, 2020 Sait Talat Halman Çeviri Ödülü’ne değer görülen çevirisiyle Günler, Aylar, Yıllar oldu.

Henüz yalnızca Günler, Aylar, Yıllar’ı okumakla birlikte üç kitabın ortak özelliği, (tanıtım bültenlerinden) hepsinin Balou Sıradağları’nda bir köyde gerçekleşmesi. Yazar, her üçünde de köylülerin zor yaşamlarının farklı bir yönüne ve kırsal hayata değiniyor.

Balou Sıradağları’nda büyük bir kuraklık başlar. Sıradağlardaki köylerden birinde yaşayan halk kuraklıktan etkilenir ve kısa zamanda bölge yaşanmaz hâle gelir. Köylülerin ekim mevsiminde şenliklerle kutladıkları üç gün boyunca yağan yağmur esnasında umutla ektikleri buğdaylar, mısırlar bir daha su yüzü görmediği için tarlasında kuraklıktan yanar, toprak kıraçlaşır, ağaçlar kurur, su çekilir. Ağaçların da kurumasıyla köydeki ısı dayanılmaz bir dereceye ulaşır. İnsanlar yemek ve su bulmak, hayatlarını sürdürebilmek için evlerini, tarlalarını bırakıp topluca göç etmek zorunda kalırlar. Yolculuk başlamadan önce son bir kez tarlasına işemeye giden ihtiyar, yaşayan tek mısır filizini fark eder, bu her şeyi değiştirir onun için. Tüm itirazlara karşı koyar ve gitmekten vazgeçer. Kör köpeğiyle birlikte köyde kalır. Zaten gitse de yoldaki çetin şartlar adamın yeni bir yere ulaşacak kadar yaşamasına izin vermeyecektir, böyle düşünür.

İhtiyar, köylülerin gitmesiyle, terk edilmiş evlerle dolu bomboş köyün, sıradağların, doğanın, açlığın, susuzluğun ortasında bir başına olduğu fikriyle yüzleşir. “Kalbinde yerden göğe kadar bir boşluk” oluşur. Ama kendince üstlendiği misyon onu ayakta tutar, artık onun tek gayesi, o mısır filizini, büyüyüp koçanlarını cömertçe sarkıtacağı zamana kadar koruyup kollamak olacaktır. Köylüler geri döndüğünde filizin vereceği mısırlar tohum olarak kullanacak, insanlar doyacak ve hayat o tohumlar sayesinde kendini bir kez daha kopyalayacaktır. Varoluşun bütün bilgisi ve inadı o incecik filizin vereceği tek bir mısır tanesinde gizlidir ve yaşlı adam bunu çok iyi bilmektedir. İhtiyarla kör köpek, tarlaya filizin yanına yaptıkları derme çatma bir barakaya yerleşirler ve başında sırayla nöbet tutarlar. Köydeki kuyuda ne kalmışsa, bin bir zahmetle her gün taşıdığı suyla filizi sular yaşlı adam, toprağını çapalar. Karınlarını doyurmak için tarlaları kazarak ekilmiş ama kurumuş mısır tohumlarını bulur, çıkarıp yerler. Tabii bunları yapmaları o kadar kolay değildir, aynı şekilde beslendiğini fark ettikleri binlerce fare ve gelincikle rakip olurlar. Artık onlardan önce mısırın yerini bulup toprağı kazmaları, çıkardıkları mısırı akıllıca saklamaları gerekmektedir. Ayrıca kendilerini o azgın fare sürülerinden korumaları da.

Velhasıl, kader birliği etmiş bu garip ikili, mısır filizini de yaşatabilmek için her yolu dener, soludukları hava dahil, hiçbir şeyi ziyan etmezler. Çişlerine varana kadar mısır filizine gübre olmak üzere amaçlarına hizmet eder.

Roman boyunca, -belki kısa roman demek daha doğru olacak, yüz iki sayfadan oluşan bir uzun hikâye de diyebiliriz- doğayla insanın amansız mücadelesine tanıklık ediyoruz. Bu hem bir hayatta kalma savaşı hem de ihtiyar için köyün en yaşlısı olması nedeniyle bilgiyi /tohumu (tohumun mecazi anlamda da kullanıldığını düşünmemek kitabın ruhuna uygun olmayacaktır) gelecek kuşaklara aktarma savaşıdır. Yaşlı adam nasılsa ömrünün sonuna gelmiştir ama üstlendiği misyonu yerine getirecek kadar yaşamasını becermek zorundadır.

Lianke, kitabında mecazlar, metaforlar, alegorilerle örülmüş bir dille anlatıyor meramını. İstenirse çok daha uzatılabilecek bir konuyu yüz iki sayfaya sığdırarak sözcüklerini tasarruflu kullanıyor. Yokluğun en yalın, en etkileyici halini gösteriyor. Ama okurun dikkatini yazara kaydırmadan, onu öykünün öznesi yapmaktan, görünür kılmaktan kaçınarak, yalnızca anlatılana odaklanmasını sağlayarak başarıyor bunu. Şamanik adetler, batıl inançlar, doğanın, toprağın, güneşin, suyun eylemleri, günün her saati, her birinde oluşan değişiklikler, Lianke’nin olağanüstü betimlemeleriyle okurun gözünde canlanıyor.

Bu kısacık hikâyeyle, kuraklık, iklim değişikliği, yoksulluk, yokluk, tarım alanlarının gitgide azalması gibi tehlikelere dikkat çekiyor yazar. Bu yanıyla, söyleyeceği sözü, mesajı olan bir kitap. Okumayı bitirdiğimde ilk aklıma gelen Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz’i oldu. Nasıl ki, o öyküdeki ihtiyar, birkaç gün boyunca bir başına, doğayla, denizle iç içe, kendi canı pahasına devasa kılıç balığıyla savaşa giriştiyse, bu kitaptaki felsefe de çok benzer. Olayların kendisi değil elbette. Doğaya karşı ve yine doğayı ve yaşamın sürekliliğini korumak için verilen çaba, unsurların her birine gösterilen karşılıklı saygı iki metin arasındaki bağı ve ortak dili oluşturuyor kanımca.

Kitapla ilgili daha fazla ipucu vermeden sonunun etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Her ne kadar hikâye Çin’de geçiyor olsa da eminim ki, her okuyucu kendi ülkesiyle benzerlikleri keşfedecektir.

Yorumlar