Beril Erbil

Bazı kitapların etkisi okurda yazarının bir sonraki kitabını okuma, varsa daha önce yazdıklarına vakıf olma arzusunu tetikler. Zeynep Kaçar’ın ilk romanı Kabuk yayımlandığında büyük ses getirmiş, yeniden baskıları yapılmış, yazarın okur kitlesini merakla bir sonraki romanı bekler hale getirmişti.

Tiyatro oyunlarında olduğu gibi ilk romanı Kabuk’ta da kadını anlatmaktan vazgeçmemişti Zeynep Kaçar. Üç farklı kuşaktan üç farklı kadının hikâyesini kendi ağızlarından okumuştuk. Aynı aileden gelen bu kadınlar anneanneden gelen sevgisizliğin izlerini taşırken birbirlerine tutunmaya çalışıyorlardı. Aynı zamanda roman, aile kavramını sorgulamasıyla birlikte kabuklarımıza bakmamızı, kabuklarımızın farkına varmamızı sağlıyordu. Kabuk olmadığı sürece korunup büyüyemiyor, kabuğu kırmadığı sürece büyüyüp gelişemiyordu insan.

Üç farklı kadının ağzından, ben diliyle anlatılan romanda okur, kadınların kim olduklarını üslup ve çevreleriyle ilişkilerinden anlıyor, atılan düğümleri çözerken yenileriyle birlikte son derece aktif bir okuma yapıyordu. Kabuk, okurundan emek beklerken sürükleyici ve etkileyiciydi de.

“Erkekler ise bu romanda yok gibi… Bu, kadın sesiyle konuşan bir hikâye… En temel duygusu ise yalnızlık…” yazmışım Kabuk için yazdığım bir yazıda. Ardından gelen, Zeynep Kaçar’ın ikinci romanı Yalnız ise bu yalnızlığı devam ettiriyor sanki; ama bazı farklarla.

Roman çarpıcı bir cinayet sahnesiyle açılıyor.

Saç kurutma makinesini prize taktım. Sesi duyunca dönüp baktı. Şaşırmış gibiydi. Azrail yanı başımda, sabırlı. Göz göze geldik. Olmayan gözünü kırptı. Gülümsedim. Elimdeki saç kurutma makinesi. “Hayrola?” diye soracaktı sanırım. Lafı uzatmak istemedim. Tam ortasından, kelimeyi ikiye böldü mavi ışık. Sheltox sıkılmış kara sinek gibi debelendi. Seyrettim. Dile kolay, tam yirmi dokuz yıl… Ama kendiliğinden gelip bulmadı ecel bir türlü. İş başa düştü. Şaşkın gözlerle bana baktı. Bir türlü anlayamadı. Bunu yapan ben miydim? Oldu bitti. Suratında biraz öfke, biraz acı, bolca şaşkınlık, çarpılıp kaldı.”

Daha ikinci sayfada kahramanımız Feray’ın 29 yıllık kocasını öldürmesine ve cesedi asitle eritip yok etmesine tanık oluyoruz. Romanın zamanında 2018’in Aralık ayına denk gelen ve temposu hızla başlayan hikâye, romanın sonuna kadar temposunu hiç düşürmeden ilerliyor. Kısa cümleler, etkileyici tespitler var içinde. Roman birinci tekil anlatıcıyla yazılmış ve iki ayrı zamandan ilerliyor. Olayların 2018’deki bu cinayete nasıl geldiğini 1989 yılından itibaren gelişen olaylar aracılığıyla anlıyoruz. 2019 Nisan’ında biten roman bu iki akış arasında kurgulanmış. Tabii bu süreçte ilişkinin değişimi, karakterlerin dönüşümü, ülkenin ve İstanbul’un dönüşümü iç acıtan haliyle karşımıza serilmiş.

Yazının bundan sonrası hem bu romanın hem de bahsedeceğim diğer romanın hikâyelerine dönük, belki sonun sürprizlerini kaçıracağım bilgiler içeriyor. Bu sebeple devam kararını size bırakıyorum ama sonunu bilip defalarca okuduğumuz romanları ve defalarca izlediğimiz filmleri düşünürsek hikâyenin ne olduğundan çok nasıl anlatıldığının, konunun nasıl tartışıldığının önemli olduğunu hatırlayacağız. Ki bu yazıda kalem oynatmak istediğim konu tam da bu.

Kahramanımız Feray gençliğinde ülkenin ilk kadın rock gruplarından birinde şarkı söylüyor; kariyerinin başında, bir yandan fizik bölümünde okuyor, ancak sahnede bir konser esnasında bir “elektrik çarpması” sonucunda onu kurtaran doktora âşık oluyor ve evlenmeye karar veriyorlar. İşte o doktor onun evliliklerinden seneler sonra küvette yine bir elektrik çarpmasıyla hayatından çıkaracağı doktor, Veli…

Kahramanın dönüşümü bir âşıktan bir katile doğru oluyor, üstelik bu cinayet, roman boyunca Feray’ın işlediği tek cinayet de olmuyor. Feray hayatına giren, ona hayatı dar eden, bir odaya tıkılıp yaşamasına sebep olan, hurafelerin etrafında şekillendirilen, hayatına sebep olan ne varsa peşine düşüyor ve bunların teker teker intikamını alıyor. Bu süreçte fiziksel ve duygusal olarak kaybettiklerini bulmaya çalışarak, hissetmeye çalışarak kendine yeni bir hayat kuruyor. Feray öfkesinden doğuyor, kaybedecek bir şeyi kalmadığında, hayatına kast edilmesine tahammülü kalmadığında içindeki öfkeyi savuruyor.

İnsan en çok kendinin körü oluyor. Bakıp bakıp görmüyor, yaşayıp gidiyor yaşadığı şeyi hayat sanarak” diyor Feray ve olaylar ayyuka çıkana kadar bir şey yapmıyor, yapamıyor. Dinin, kitle iletişim araçlarının, ideolojilerin kişileri nasıl değiştirdiğini, kişilerle birlikte bir toplumun ve bir şehrin nasıl değiştiğini görüyoruz anlatılan 30 sene içinde.

Zeynep Kaçar romanını Feray’ın zaferiyle bitirmiş. “Hiç yaşanmamış gibi oluyor her şey. Onca yıl kaybolup gitmemiş gibi oluyor, onca acı çekilmemiş gibi, ne korku ne endişe, tüm zulüm sona erdi. Sonsuz bir huzur, kuş oluyor omzuma. İçimde bir ferahlık. Feray’ım ben, bütünlüklü bir Feray.”

Romanı iki günde hızlıca okuyup bitirmiş bir okur olarak kitabı kapattığımda içime bir şeyin sinmediğini hissediyordum. Feray pekâlâ olabilecek bir karakterdi. Romanın dili güzel ve akıcıydı. Olaylar bir yandan sinir bozucuydu ama bir yandan da tempoyu koruyarak okutuyordu. Feray’ın tüm bu cinayetleri işleyip hepsinden hiçbir şey olmamış gibi sıyrılmasının ahlaki karmaşasına mı düştüğümü merak ediyordum bir okur olarak. Oysa bu, edebiyatta her şeyi yazabileceğimiz, her karaktere hayat verebileceğimiz konusundaki fikrime ters düşüyordu.

Bu düşüncelerle doluyken aklıma yakın dönemde okuduğum Nobel ödüllü Olga Tokarczuk’un Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde adlı romanı geldi. Romanın kahramanı Janina, kuzeyin ıssız doğasında yaşayan eski bir mühendisti. Doğaya köprüler yaparak ihanet etmiş, ardından doğaya dönerek doğanın yaşam hakkını savunmaya, onunla bütünleşmeye başlamıştı. İnsanların biraz da deli gözüyle baktıkları biriydi Janina. O deliliğin altında yatan bir öfkesi vardı. Ve Janina’yı da ayakta tutan onun öfkesiydi. Romanın sonunda Janina ıssızlıkta işlenen bu cinayetlerin sorumlusu olarak karşımıza çıkıyordu ve dostları sayesinde ona da bir şey olmuyordu. Ve ben Olga Tokarczuk’un yaptığı şeyden etkilenmiştim. Evet, Janina da bir suçluydu, doğadaki yaşamı savunması onun başka birinin canına kast edip o cinayetleri işlemesini haklı çıkarmazdı. Demek ki Janina beni etkileyip düşünmeye sevk ederken Feray’da hissettiğim ve içime sinmeyen şey başkaydı.

Karakterler birbirinden çok farklı olsa da romanlara işlemiş olan en büyük ortak noktaları öfkeleri, cinayetler işlemeleri ve bu cinayetlerden hiçbir ceza almadan yaşamlarına devam etmeleriydi.

Öfke kötü bir duyguymuş gibi gösterilir. Öfkeyi kontrol altına almanın toplumumuzda da önemli olduğu söylenir. Öfkeyle kalkan zararla oturur, kızgın sirke küpüne zarar gibi atasözlerimiz de vardır. Yaşanan şiddet olaylarında öfkenin, anlık öfkelerin ne korkunç ve dehşet verici sonuçlar doğurduğunu biliyoruz. Dolayısıyla biz öfkenin daha çok yıkıcı tarafıyla karşılaşıyoruz ve onu baskılamaya, kontrol altında tutmaya çalışıyoruz. Tabii, şiddetle patlayan bu korkunç öfke başka öfkelerin ve sevgisizliklerin birikimi. Ve onun kontrolünden ziyade tedavi edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Buradaysa konuyu öfkenin bu yıkıcı tarafından değil, yapıcı tarafından devam ettirmek istiyorum.

Yazarlık kariyerinden önce psikolog olarak çalışan Olga Tokarczuk, bir röportajında Janina’nın öfkesiyle ilgili bir soruyu yanıtlarken öfkenin kötü bir enerji olmadığından, hatta Lehçe’de “ilahi öfke”, “haklı öfke” anlamına gelen bir kalıp olduğundan bahsediyor ve devam ediyor: Birisi haklı olarak öfkeliyse; durumun tolere sınırlarını ve insan normlarını aştığını biliyoruz.

Nitekim Janina’nın da Feray’ın da durumu tolere sınırlarını ve insan normlarını aşmıştır.

Janina roman boyunca William Blake’ten okumalar yapar ve felsefesini Blake’in dünya görüşüne dayandırır. Yazarının söylediği gibi, kötü temeller üzerine inşa edilmiş, adaletsiz bir dünyaya katlanamaz ve dolayısıyla yaratan ve yaratılan arasında fark görmeyen Blake’e göre kutsal bir kişi olarak kutsal bir öfkeye sahiptir. Bu, öldürmesinin özrü olamaz ancak dayandığı dünya görüşü ve yazarın kurduğu dünya bakımından bizi yaşam ve yaşamı savunmak üzerine düşünmeye sevk eder.

Feray ise ondan alınan hayatın intikamını, yıllarca biriktirdiği öfkeyi, bastırılmışlıklarını, ondan çalınanların intikamını alır, onu yaşatmamış ve yaşatmayacakları yaşatmamayı seçer. Öfkesi gerçektir ve haklıdır. Kendi yaşamını kurmak istemesi de tabii ki en doğal hakkıdır. Ancak Feray öfkesinin yapıcı tarafını kullanmak veya bir kadının ve bir insanın yaşam hakları üzerine düşünmemizi sağlamak yerine, öfkesinin yıkıcı tarafını rahatlatmaya çalışarak ilerler.

Bazı soruların cevabı yoktur. Birine bazen haksız denemeyeceği gibi haklı da denemez. Etik burada devreye girer. Bunu tartışma yöntemi ise yeni sorulara, yeni açılımlara ve daha iyi yaşamak için neler yapılabileceğine dair düşünmeye sevk eder insanı. Ezenin metoduyla ezeni ezmek ise sistemi değiştirmez, öze bir faydası olmaz… Sanırım romanın kapağını kapattığımda içime sinmeyen tam da buydu.

Şiddet sarmalında yaşadığımız bu dünyada, yazımı bitirirken ben Feray’a kulak vererek “İnsan en çok kendinin körü oluyor” lafını yinelemek istiyorum. Edebiyatın düşündüren ve büyüleyen dünyasında dolaşmayı seviyor, Zeynep Kaçar’ın sıradaki romanını merakla bekliyorum.

Yorumlar