Ercan Gülmez

İnsanların kendilerine arkadaş seçmek için belli ölçütleri vardır. Çocukken bunlar daha çok oyunlardaki uyumla alakalıdır. Büyüdükçe konuşabilmek daha bir anlam kazanır. Şimdilerde dikkat ediyorum da çocuklar belki de fiziksel olarak kendilerine yakın, daha bir benzer çocuklarla oynamayı seçiyorlar. Bu, özellikle oyunlarda haksız rekabete maruz kalmamak için olabilir mi, hani içgüdüsel olarak.

Anlaşılan o ki bizim o vakitler böyle bir kaygımız yoktu. Birazdan -ki eğer okumaya devam ederseniz- okuyacağınız yaşam parçası benim ilerleyen yaşlarımda da dostlarımı seçme ölçütüm oldu sanırım.

Hemen hemen yaşıt olmamıza rağmen ondan en az on kilo daha ağırdım. Boyum da çok daha uzundu. Turabi’nin çelimsizliği ve sessiz sedasızlığı ona duyduğum yakınlığı etkilemiyordu. Bütün oyunlarımızda bir tek üstün tarafı vardı. Kesinlikle çok hızlıydı. Bu yeteneği futbol oynarken özellikle işe yarardı. O kadar hızlıydı ki, biz topa ne kadar sert vurursak vuralım top dışarı çıkmadan onu yakalar rakip kaleye doğru gitmesini sağlardı. Şimdi düşünüyorum da oynadığımız topların plastikten yapılmış olmasının da bunda etkisi vardı galiba. Saklambaç oynarken onu bulmanız bir şey ifade etmezdi. Mesafe ne olursa olsun koşarak sizi geçer ve sizden önce sobe diyebilirdi. Ha bir de bilyede veya aşık oyunundaki hesapları hiç şaşmazdı. Atmak istediği yere, zemin ister düz ister engebeli olsun, bilye yahut aşık kemiği olsun, atabilirdi. Ama bu oyunları pek sevmezdi. Bazen, o da benim hatırıma oynardı. Diz boyu karın içinde güreşirken onu kolayca altıma alırdım bir kere olsun pes ettirememiş olsam da. Pek anlamasak da sırf okulun bahçesine konmuş potalar ve voleybol direkleri boşa gitmesin diye bu oyunları oynadığımızda zaten hiç şansı yoktu. Elim sende oynarken de daracık bir alanda hiçbir zaman yeterince hızlanamaz, neredeyse her zaman ebe olurdu. Bizleri türlü vesilelerle sıraya dizdiklerinde, o hep en önde ben hep en arkadaydım. O arkada, ben önde olmayı istiyorduk. Ne çare ki ilkokuldan sonra hiç bir zaman ortada bile olsa buluşamadık.

İlkokul bitmek üzereydi. Bugünlerde ne yapılıyor bilmem o günlerde bizi pikniğe götürürlerdi. Yaza doğru, sırayla her bir hafta üçüncü, dördüncü, beşinci sınıflar. Öğretmenler, öğrenciler hep beraber gider, çok da eğlenirdik. Annelerimizin hazırladığı kumanyaları yüklenip heyecan içinde pazar günü okulun önünde beklerdik. O gün de bütün beşinci sınıflar düzensiz birikmiş dikiliyorduk. Sıra yoktu. Turabi ile yan yana birbirimizi dürtükleyip duruyorduk. Belediyeden devşirilmiş otobüsler bizi şehrin tek piknik alanına götürecekti.

Üçüncü sırada bindiğimiz otobüs piknik alanına vardığında kahvaltı için hazırlık yapılıyordu. Turabi’de hiç de alışık olmadığım acayip bir heyecan vardı. Durup durup yüzüme bakıyor gülümsüyordu. ‘Ne var’ yollu ısrarlarıma hep gülerek cevap verdi. Küfür bile ettim hala gülüyordu iblis. 

Geçen yıl tahterevallide yaşadığımız hezimeti, Turabi’nin kafasında bu kadar kurduğunu tahmin etmemiştim. Birlikte oynamak istiyorduk evet ama tahterevalli bizim için pek de uygun değildi. Ne yaparsak yapalım ben yeterince, en azından onun kadar, yukarı çıkamıyordum. Turabi’nin ne cüssesi, ne gücü buna yetiyordu. Sonunda mecbur kalıp salıncağa geçmiş benim karşıma da Hıdır’ı uygun bulmuştu. Çok da işe yaradığını söyleyemem. Bilemedin on dakika sonra sıkılıp salıncaklara gitmiştim. Hıdır her şeyi bir yana bıraksak da benden daha çok konuşuyordu. Daha fazla dayanamamıştım.

Kahvaltıyı bitirir bitirmez Turabi “gel hadi tahterevalliyi ilk biz alalım” diye dürttü beni. İsteksizce;

“Olum boş ver! Top oynayalım ne tahterevallisi sevmiyorum ben bi boka da benzemiyor zaten, aşağı yukarı ne ki o” diye homurdandım.

“Gel hadi top da oynarız” dedi. Boyunu bükerek söylemesi Turabi’nin bildiğim son kozuydu. Bir şeyler kuruyordu, sezdim. Ayrıca onu kıramıyordum. O kadar naifti ki. Bu kelimeyi o zamanlar da bilmeyi ne çok isterdim. Bir şey vardı Turabi’de ama adını koyamıyordum. Şimdi anca şu kadar yaşayıp bir o kadar da okuduktan sonra bilebiliyorum. Turabi benim gördüğüm, anlayabildiğim sevgi hislerinin en naif olanına sahipti. Bugün bile onun gibi olmak için neler vermezdim. 

Üç tahterevalliden nedense sondakine koştuk. Ben vardığımda Turabi çoktan koynundan naylon bir çamaşır ipi çıkarmış tahterevallinin yanına koymuştu. Elinde bir taş tahterevallinin bir ucundaki zemine bir şeyler çakıyordu. 

“Ne yapıyorsun lan” dedim. 

“Geç karşıya” dedi. “Şunu dengede tut”

Tahterevallinin karşı ucunda durmuş merakla bekliyordum. Elindeki ipin bir ucunu tahterevallinin tutamacına bağladı. Sonra kalasına sarıp düğümledi. İpin öbür ucunu alta getirip, yere çaktığı kancalı mıhın içinden geçirdi. Mıhın havada kalan çengelli tarafı annelerimizin iplik makaralarından birinin içinden geçirilmişti. Naylon ip makaranın ortasına sürtünüp Turabi’nin elinde sonlanıyordu. Turabi, ipi ileri geri çektikçe makara bir öyle bir böyle dönüyor, ipin hareketini kolaylaştırıyordu.

“Nasıl?” diye sordu. 

“Ne nasıl bi şey anlamadım ki”

İpin elindeki ucunu biraz arkasında köklenmiş dut ağacının üzerimize gölge yapan ve geçen yıldan bu yana daha bir kalınlaşmış dallarından birinden aşırdı ve yere düşmeden tekrar tuttu. İpe asılarak tahterevalliyi dengeye getirdi. Bana doğru seslendi. 

“Hadi.”

 Ayaklarım yerde ağırlığımı vermeden tahterevalliye yerleştim, denge azıcık bozulur gibi oldu. Turabi biraz zorlanarak da olsa ipe asılıp dengeyi kurdu. Sonra daha fazla güç verdi yükselmeye başladım. 

“Nasıl?” Dedi, yine.

“Harika” dedim. İçimden ben hep böyle yukarıda mı kalacağım diye geçirdim, Turabi’ye söylemeye cesaret edemeden. İçimden geçeni duymuş gibi ipi gevşetti. Aşağı indim. Sonra ipi çekti tekrar yukarı çıktım.

 Artık tahterevallide de mutluyduk. Bir aşağı bir yukarı inip çıkıyor niye olduğunu bilmeden gülüyorduk. En sonu yere yapıştım.

 “Ne oldu be?” diye sordum.

 “Ne olacak yoruldum amına koyum” dedi. Deliler gibi güldük. Karınlarımız ağrıyana dek.

Yorumlar