Sibel Tekyıldız

Hayatla, sistemle, hatta var olmakla derdi olan bir adam elindeki tüy ile şarkı söyleyerek dans ediyor. Ama onun figürleri tek başına bir dans değil, bir isyan, modern diye tanımladığımız hayata bir başkaldırı.

Eşlik ister her dans, herkes bilir bunu, ama onun isyanı yalnızlık demek. Terk edilmek, yok sayılma, kimseye kendini anlatamamak demek… Belki de bu yüzden bir “tüy”e sığınıyor.

Pervasız Tiyatro’nun kurucularından Aykut Taşkın, Gürhan Başaran’ın yazdığı “Tüy” adlı oyunda tek başına sahne alıyor ve parmak ısırtan bir performans sergiliyor.

Sabahattin Mutluer’in yönettiği “Tüy” tek kişilik olmasına rağmen Aykut Taşkın sahnede birden fazla kişi gibi durmayı başarıyor. Sadece tek bir kişiyi değil, tüm toplumu ilgilendiren konulara değiniyor.

Oyunu Aykut Taşkın ile konuştuk.

Gürhan Başaran’ın oyunu 1985’te yazdığına inanmak çok zor, zira dertler bugünün de dertleri. Ne dersiniz hiç mi bir şey değişmiyor?

Çok şey değişti. Teknolojiye bağlı olarak insan davranışları, dili değişti mesela. Ya da gelişti mi demek lazım? Bilemiyorum. Ama sistem değişmedi. Buna bağlı olarak da ev bark, geçim derdi, iş sıkıntısı… Değişmeyen şeyler bunlar.

Sistemin buyurduğunun dışında bir yaşam biçiminin “delilik” sayılması yeni değil ve maalesef ilk önce en yakınlarımız tarafından dışlanıyoruz. Misal karısı ve arkadaşı… Kimse dışlanmak ya da ötekinin yanında olmak istemiyor. Yalnızlık da sistemin bir başka dayatması mı?

Oyundaki adamı da herkes dışlıyor. İnsanları “TÜY”e inandırmak için yapmadığı şey kalmıyor. Karısı, en yakın arkadaşı, mesai arkadaşları… Onlar da her şeyin farkında ancak inanmak beraberinde sorumluluk da getiriyor. Kimse durduk yere sorumluluk almak istemiyor. Herkesin keyfi yerinde. Kendi yağlarında kavrulmak iyi geliyor onlara. Başkalarının dertleriyle uğraşmak, vicdanlarını rahatlatmak için tek yapmaları gereken sosyal medyadan mesaj atmak. Aldıkları tek sorumluluk bu. Ama adam davranmayı seçiyor. Yalnızlığı da bu yüzden.

Kahramanımız neden kendini dinletemiyor, anlatamıyor, duyuramıyor, bir öz eleştiri yapsa, kendisi hakkında ne düşünürdü?

Sistem karşıtı gösteriler, haklarını savunanlar, hayatını kaybeden insanlar… Dışarda bütün bunlar olurken pazartesi sabahları işe gitmekten, para kazanmaktan başka derdi olmayan bir insan. Ama hayat bireyin etrafında dönmüyor ki. Bencilik de bir yere kadar. Gün geliyor sistem onun da başına bir “tüy” dikiyor. O yüzden sesini çıkarmaya çalışıyor. Haksızlığa uğrayan ben olmadıktan sonra hiçbir sıkıntı yok ki. Varsın toplumsal haksızlık devam etsin.

Oyunun en başında yaptığınız çevre tasvirinde aslında herkesin uykuda olması gereken saatlerde kimsenin uyumadığını görüyoruz, herkes şeklen uyanık ama aslında derin bir uykudalar. Zaten uyumayanı nasıl uyandırırız?

Kendi dertlerini düşünüyorlar. Öğrenciler üniversite sınavına hazırlanıp nasıl işsiz kalacaklarını düşünüyor. Öbürü alamadığı terfiyi düşünüyor. Bir diğerinin keyfi yerinde ama yeni arabasının modelini düşünüyor. Düşünmekten uykuları kaçıyor. 🙂 Dertleri çok büyük senin anlayacağın. 🙂 O yüzden adam elinde “TÜY” ordan oraya koşturuyor. Uyandırmak için.

Oyunda beyaz yakalıların kuklalarla temsil edildiği bir bölüm var. Son derece sert bir yaklaşımla adeta alaşağı ediyorsunuz…

Hepimiz çağrı merkezi çalışanı gibiyiz. Önemli olan müşteri memnuniyeti. Eğleniyor o sahnede insanlar. Kendilerine gülüyorlar. Çok eğlenceli ama bir o kadar sert bir sahne tabii… Bir yerden sonra hepimiz “sahibinin sesi”yiz sonuçta.


Tiyatroda da bir yalnızlaşma göze çarpmıyor mu? tek kişilik oyunlar daha çok tercih edilir oldu. Ne dersiniz tiyatro da sisteme yeniliyor mu?

Bir oyunun iyi olması oyuncu sayısından çok oyunun kendisine ve nasıl oynandığına bağlı sonuçta. Sorduğunuz sorunun bu olmadığını biliyorum ama not düşmek istedim. 2005 yılında İlker Ayrık’la birlikte Pervasız Tiyatro’yu kurarken iki kişilik oyunlarla başladık. Yeni mezun olmuştuk. Para yok pul yok. İlk önce “Sığıntılar” ardından “Uçurtmanın Kuyruğu”nu oynadık ve oynamaya devam ediyoruz. “Tüy” üçüncü oyunumuz. Çok uzun zamandır tek kişilik bir oyun yapmak istiyordum. Güzel bir tecrübe. Biz MSM’den mezun olduğumuzda İstanbul’da üç tane okul vardı. Mezun olan oyuncu sayısı toplasan 30 kişi. Şu anda kaç konservatuar var? Kaç mezun veriyor bu okullar? Ne yapacak bu çocuklar? O yüzden bazıları kendi mekanlarını yarattı. Bu mekanlarda büyük prodüksiyon yapma olanağı yok. Mekanı olmayanların da imkanı yok. Bizim koşullarımızdan çok daha ağır koşullarda başlıyorlar bu işe. O yüzden az kadrolu işlerin sayısı fazla. Bu, tiyatronun sisteme yenildiğinin değil, direndiğinin göstergesi.

Yorumlar