Çeviri-Derleme: Beril Erbil


 “Sana hakikati söylemek istiyorum, geniş nehirleri zaten anlatmıştım.” 

Joan Didion

Ocean Vuong; Whiting, T.S. Elliot, Thom Gunn ve Forward ile ödüllendirilmiş genç bir şair ve yazar. Otobiyografik öğeler taşıyan ilk romanı “Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz” Harfa Yayınları tarafından Deniz Koç çevirisi ile yayımlandığında kitap, ülkemizde de Amerika’da olduğu gibi büyük ilgiyle karşılandı. Kısa sürede Harfa Yayınları ikinci baskının duyurusunu yaptı, A24 Podcast kanalında kitabın filminin çekileceği duyuruldu, yayıncılar kitabın içinde geçen Patricia Polacco’nun Fırtına Pastası adlı çocuk kitabının izini sürdüler.

Yazının başındaki alıntıyla başlayan roman, Küçük Köpek adlı Vietnam doğumlu bir oğlanın okuma yazma bilmeyen, şiddete meyilli annesine yazdığı mektup biçiminde kurgulanmış. Roman bize acı verici hakikatleri anlatırken lirik ve zengin dili, katmanlı yapısı ve farklı konulara açılmaya izin veren biçimi ile doyurucu bir okuma deneyimi sunuyor. Irkçılık, şiddet, erkeklik meselelerine cesur ve hakikatli bir biçimde giren yazar, verdiği bir söyleşide savaşın iyilik veya kötülük durumuyla ilgilenmediğini; insan şiddetinin mirasını ve bunun etrafındaki saçma ve anlamsız mantığın izini sürdüğünü belirtmiş. Aynı söyleşide birçok eleştirmenin bunun bir göçmen ve bir eşcinsel hikâyesi ya da işçi sınıfına ait olan bir kitap olduğunu söyleyeceğini ancak bir yazarın bundan daha fazlası olduğunu eklemiş.

Ocean Vuong’u daha iyi tanımak, Amerikan edebiyatında yarattığı farkı anlamak, romanın katmanlarında gezinmek için kitabın Amerika’da yayımlandığı Haziran 2019 tarihinde Vuong’un Leigh Haber ve Spencer Quong’a verdiği iki ayrı röportajdan bir derleme yaptık.

Söyleşi: Leigh Haber

Annenize ithaf ettiğiniz kitabınız aynı zamanda bir anne hakkında. Romanınızın ne kadarı kendi deneyimlerinize dayanıyor?

Buradaki hayatların gerçek olması, yoksulluk içinde yaşayan bu beyaz, kahverengi, sarı benizli insanların gerçek insanlar olması konusunda ısrarcıydım. Kitaptaki kurgular gerçek, ilham verici ve edebiyatta anılmaya kesinlikle değecek yaşamlara dayanıyor. Kitaptaki birçok karakter Frankenstein’lar. Ama temelde yatan kurgu hayatıma dayanıyor. Ailem Vietnamlı mülteci. Manikür salonu gerçek. Ben de Connecticut’ta bir tütün çiftliğinde çalıştım. Bu temel gerçekler benim için önemliydi, ama onları bizzat yaşadığınızda, bunlar günlük küçük ayrıntılara dönüşüyor. Ben bir romancı olarak, anlatıyı etkilemek için birtakım niyetler yaratmalı, güçlü, derin ve heyecanı yüksek anlar sunmalıydım.

Bir tütün çiftliğinde çalışmak nasıldı?

Olağanüstüydü. 14 yaşında bir çocuksunuz ve başka hiçbir yerde para kazanamıyorsunuz. Burada ise saatte 9 dolar alıyorsunuz. O dönemde, yani 2004-2005 yıllarında, Connecticut’ta asgari ücretin 7,15 dolar olduğunu düşünecek olursak bu çok büyük bir paraydı. Ben hasatçıydım.

Burada çalışırken çok şey öğrendim. Çiftliğin sahipleri Doğu Avrupa’dan gelen göçmenlerdi. Ben de Vietnamlı bir mülteci olarak Meksikalı ve Güney Amerikalı göçmen işçilerle çalışıyordum. Aynı Amerikan hikâyesinin, aynı topraklarda ama farklı bir nesilde yaşanması gibiydi. Ayrıca bazı çiftçiler Appalachia’dan gelmişti. Benimle bugüne kadar gelen Apalaş türkülerini ve ilahilerini onlardan öğrendim. Geçmişe baktığımda bu, bildiğimiz Amerikan yaşamının temel gerçeği gibi görünüyor. 

Küçük yaşlarınızda sıradan, bir nevi de tipik bir Amerikan hayatı yaşadınız aslında…

Evet, burada eğitim aldım. Ailem okuma yazma bilmediği için bana dili sıfırdan öğreten ikinci dil öğretmenlerim vardı. Evdekiler İngilizce bilmiyor, Vietnamca veya İngilizce okuyamıyorlardı. Anaokulunda her şeye baştan başlamak zorunda kaldım. Öğretmenimin bana “the” kelimesini nasıl söyleyeceğimi öğrettiğini hatırlıyorum. Haftalarımızı “the” kelimesini söylemeye çalışarak geçirdik. Oldukça hoş bir deneyimdi. Orada dilin zevkini keşfettim. Eve gittiğimde Vietnamca konuşuluyordu – kesik kesik, vurgulu bir dil; okulda ise İngilizce – maharet isteyen bir dil işi… Benim için İngilizce pratik yapmak dinlenmek gibiydi, oyun kadar zevkliydi. Dili manipüle etmek ve kontrol etmek heyecan vericiydi.

O zaman mı çok okuyan biri haline geldiniz?

On bir yaşıma kadar kendi başıma okumayı gerçek anlamda öğrenememiştim. İlk özerk okumamı on bir yaşımda yaptım. 

Kitabı hatırlıyor musunuz?

Natalie Savage Carlson‘un yazdığı The Family Under the Bridge idi. Asla unutmayacağım. Yoksulluk, yetimler ve hayal gücü hakkındaydı. Çocukların restoranın önünden geçtiği ve köprünün altındaki adamın yiyeceklere isim verdiği bir sahne vardı – bu bizim evimizde de oluyordu. Büyükannem bana hikâyeler anlatıyordu, ben de onun hikâyelerini resmetmek için hayal gücümü kullanıyordum. 

Aileniz okuma yazma bilmiyordu ama yine de hikâyeler anlatıyordu. Şiir ve dil kulağınızın oradan geldiğini mi düşünüyorsunuz?

İlk okuyan ve yazan bendim ama kesinlikle ailemin ilk şairi değildim.

Ortalama bir insan için şair olmak ezoterik bir meslek gibi görünebilir. Bu nasıl oldu?

Başarısızlık yüzünden şair oldum – Amerikan Rüyası olduğunu düşündüğüm şeyin gereklerini karşılayamadığım için… New York’taki Pace Üniversitesi’nde işletme bölümüne gittim. Sadece üç hafta dayanabildim. Yapamadım. Herkes takım elbiseliydi; Goldman Sachs ve Chase Bank’ta staj yapıyorlardı. Bunların beni aştığını, benim için fazla karışık olduğunu düşündüm. Bu sebeple okuldan ayrıldım ve bu krizi bir başarısızlık olarak yaşadım. Aileme dönemedim. Ben onlar için örnek kişiydim. Ailede üniversiteye giden tek kişi bendim ve geriye eli boş dönemezdim.

Peki ne yaptınız?

New York’ta kaldım. Yazmak istediğimi biliyordum ama bunu her zaman kişisel bir tatmin olarak görmüştüm. Yazmayı sosyal bir eylem olarak hiç düşünmemiştim. Sonra açık mikrofon etkinliklerine gitmeye başladım. Elektrik direğindeki afişlere bakardım, orada şiir okumaları için mutlaka el ilanları olurdu. Bunlara giderdim, kişisel defterime yazar, yazdıklarımı mikrofonun önünde okurdum ve insanlar yazdıklarıma tepki verirdi. Bunun iletişim kurmak için bir araç olduğunu düşünmüştüm. Bir değerim vardı. Entelektüel hayatım, East Village’daki o küçük barda da olsa bir değere sahipti!

Romanınız, oğuldan anneye mektuplardan oluşuyor. Neden mektup türünde yazmayı seçtiniz?

Profesör olmak için New England’a taşındım ve Herman Melville’in yazdığı Moby Dick’in yeniden okumasını yapmaya karar verdim; çünkü Melville çok yakında yaşamıştı – Pittsfield’e yaklaşık 45 dakika mesafede. Birçok romanını yazdığı evini ziyaret ettim. Kendimi konumlandırmak, yerimi belirlemek için onu tekrar okudum. Melville kitaptaki merakında o kadar tavizsiz ki… Her temas, her sapma… Bazen bir seferde 40-50 sayfa… Balina hörgüçlerinin nasıl tanımlanacağından, ispermeçet hasadı ve beyazlık sorgulamalarına kadar… Elbette destansı bir yolculuk var; aynı zamanda da bir gerilim. Kitapta gitmek istediği yere gitmekten vazgeçmemiş. Gerçek Amerikan ruhu budur. Bu ruhun bir kuir mültecinin elinde neye benzeyeceğini düşündüm. Asya kökenli Amerikalı bir yazar kendi kendine, “Taviz vermek istemiyorum, hiçbir şeyi metinden çıkarıp atmak istemiyorum. Önem verdiğim her şeyi anlatmak istiyorum” dese ne olurdu?

21. yüzyılın mektup tarzındaki şaheserlerinden biri olan Marilynne Robinson‘ın Gilead‘ından da etkilendim. O, meselesi için bir Truva atına çevirdi kitabını. Her yan yola girmenize ve sonra geri dönmenize izin veren bir biçim var, çünkü olay örgüsüyle ne anlatırsanız anlatın, hâlâ bir kişiyle konuşuyorsunuz. Asıl konu bu. Bu kadar çok küçük ayrışmaya, küçük düşünce açılımlarına izin veren şey buydu.

Peki sizin meseleniz nedir?

Benim meselem Amerikan şiddetini hesaba kattığımızda bir Amerikan kimliği biçimlendirmenin ne anlama geldiğini bulmaktı. Bu kültürde çoğu zaman hafıza kaybı yaşandığını düşünüyorum. Yeterince geriye gidersek, köleliğe ve Kızılderili soykırımına varırız. Kökenlerimizi ve bu ülkenin katıldığı her savaşı hesaba kattığımızda, iyi günde kötü günde kim olduğumuzu daha iyi anlamaya başladığımızı düşünüyorum. Hem şiirde hem de romanda takıntılarımdan biri Amerikan yaşamının araştırmasının mükemmel olması. Hem iyisinin hem de kötüsünün. Bunda memnuniyet bulabilir miyiz? Aynı zamanda karmaşık olan gerçekleri geleceğe nasıl aktarabiliriz ve kim olduğumuz hakkında yalan söylemeden birbirimizi nasıl kurtarabiliriz?

Amerika’nın Vietnam’ı işgali sizin hayatınızda ne kadar etkili oldu?

Birçok yönden hayatımın temelini oluşturuyor. Annemin tarafından bakarsak var olma sebebim savaş. Bu hesaplaşması çok zor bir şey. Sonra kendimi eğitmek zorunda kaldım. İlkokuldaki ders kitabında Vietnam ile ilgili ünite yaklaşık üç sayfaydı. George Washington bölümünde ise bir ay geçirdik: Ne yemiş, nasıl dişleri varmış…vs. Vietnam’a gelince; yaşanan kötü bir şeydi ama bitti, deniyordu. Sonra galip geldiğimiz Körfez Savaşı’na geçiyorduk ve yeniden kahramandık! Benim için bulanık bir dönemdi. Kendimi eğitmem gerekiyordu ve kim olduğumu, bu ülkenin ne yaptığını, nelere katıldığını ve bize ne olduğunu araştırmaya ve anlamaya başladım. Bu, birçok Amerikalının yapması gereken bir hesaplaşma.

Bu kitap bazı açılardan bir anneyle sevgi dolu ve dürüst bir hesaplaşma… Anne, ideal anne modeline uygun değil; sıklıkla depresyonda, şiddete başvurup oğlunu dövüyor. Bunu kitabı annenize ithaf ettiğiniz gerçeği nasıl bağdaştırıyorsunuz?

Bir oğul olarak, belki bir yazar olarak da öğrendiğim şeylerden biri, sevginin kabullenmekle ilgili olduğu. İnsanları tüm kusurlarıyla, tüm sevinçleriyle, güzellikleriyle kabul etmelisiniz. Seçici olamayız. Sevgi hem kendimizin hem de önemsediğimiz insanların başarısızlıklarını ve kusurlarını kabul etme cesaretini gerektirir. Bunu onurlandırmak istedim. Kimsenin mükemmel görüntüsünü çizmek istemedim.

Ancak kitapta kurban ve kötü adam yok. Bu, Amerikan edebiyatında neredeyse bir kusur. Bir kahramana ve bir düşmana ihtiyacınız var. Dolayısıyla bir çatışmaya da ihtiyacınız var. Bunlar başarılı kurguların parçaları. Bunun doğru olduğuna asla inanmadım. Kahramanın hayatını gerçekleştirmesi için kimsenin yok edilmesinin gerekli olmadığı bir kitap yazmaya başladım. Bazı insanlar kitapta hayatta kalıyor, bazıları ölüyordu, ancak bize genellikle söylenen formülde olduğu gibi kahramanın kendini gerçekleştirmesi için kimsenin ölümü gerekli değildi. Bu insanlar sadece karmaşık hayatlar yaşıyorlardı ve ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlardı ve kim olduklarıyla uzlaşmalarına gerek yoktu. Onlar sadece günlerini yaşıyorlardı. Mutluluk ille de bir hedef değildi; ama dolambaçlı bir yol, geçici bir ferahlıktı ve onlar da yaşamaya devam ediyorlardı.

Kimliğiniz açısından kendinizi Amerikan edebiyatında nasıl konumlandırıyorsunuz?

Dürüst olmak gerekirse, kimliğiniz hakkında çok fazla düşünmezsiniz. Gerçek olan kimliğinizin içinde yaşadığınız. Yazarken Asya kökenli Amerikalı, eşcinsel veya mülteci olarak yazmıyorum. Hepsi olarak ve daha fazlası olarak yazıyorum: bir köpek sever, bir vegan, bir oğul, bir erkek kardeş olarak. Birbirine bağlı kimlikleri olan bir kişinin, onları simge haline getirmeden kendini daha çok göstermesine izin veren bir yere geliyoruz. Tamamen orada değiliz, ama bir ilerleme olmadan buraya gelemezdik, bu kitaba da. Kitabımın “edebiyat” kabul edilmesi beni rahatlattı, ama bunu kendim yapmadım. Edmund WhitesAlexander CheesMichael CunninghamsMaxine Hong KingstonCeleste Ng vardı. Bu insanlar ben ve benim gibi insanlar için yeni bir zemin hazırladı. Ben de bunu gelecek nesil için yapabilmeyi umuyorum.

Söyleşi: Spencer Quong

Küçük Köpek annesine eskiden annesinin olan bir beden içinden yazdığını söylüyor, yani bir oğul olarak. Burada hem yakınlık hem mesafe var. Ailelerimizin sesinin işimize yansımasının – veya yansımamasının, her zaman çok belirgin olmadığını düşünüyorum. Kendi sesinizi ailenizin sesi ile nasıl dengelediniz?

Bu, bence yaratıcı yaşamlarımızın geri kalanında peşini bırakmamamız gereken güzel bir soru. Dengenin mümkün olup olmadığını bilmiyorum, ama bence bunu denerken, kim olduğumuzu, bizi neyin yarattığını, nereye gittiğimizi çözmeye başlıyoruz – bunların hepsi bizi kendini tanımaya götürüyor. Bence roman özünde budur; kendini tanımaya çalışan bir kişi, sonunda, kendisini gerçek kılanın yaşadıkları, dokunduğu ve öğrendiği insanlar olduğunu anlar.

Bu yüzden bu hikâyenin türü olarak romanı seçtim. Kitabın gerçekte kurgulanmasını ama hayal gücüyle kendini gerçekleştirmesini istedim. Tarihçi olarak başlayıp sanatçı olarak bitirmek istedim. Ve romanın hesaplaşmaya yönelik bir çalışma olmasını istiyordum.

Bu kitap bir yaratıcı eser olduğu kadar bir yaşlanma öyküsüdür. Ailem ve diğer değer verdiğim kişilerin sesleriyle başladım, onlar bırakana, onları işitmek için onları yaratmam gerekene kadar da sesleri takip ettim. Yazım bir yankı. Bu bakımdan kitap bir roman olmasından ziyade, bir romanın hayaleti. 

Küçük Köpek’in en iyi arkadaşı ve sevgilisi Trevor, öpüşürlerken Küçük Köpek’ten gözlerini kapatmasını ister. Ancak Küçük Köpek gözlerini açık tutar. Dikkatlidir, hem gözlemci hem de gözlerini dikerek bakmaya meyillidir. Romanda annelerin nasıl uzun uzun baktığına dair başka bir satır daha var. 

Evet. İnsan için de hayvan için de bakış güçlü bir şeydir. Bir şeye baktığımızda, tüm varlığımızı kısa bir an için bile olsa bu şeyle doldurmaya karar veririz. Birkaç saniye için de olsa tüm dünyanızı bir kişiyle doldurmak güçlü bir eylemdir. Ve bu tehlikeli olabilir. Bazen yeterince görülmüyoruz ve bazen de fazla görülüyor, çok açığa çıkıyoruz; içimiz görülüyor ve hatta sömürülüyoruz. Avcılar, avlarını öldürmek için önce onları saplantılı bir şekilde inceler. Bana göre arzu ve yok etme arasındaki çizgi çok ince olabilir. Ama biz buyuz. Bu acımasız güçte; bir güzellik – ve güzellik değilse de bir anlam – olmalı. Çoğunlukla beceremesem de hâlâ bulmaya çalışıyorum. 

Küçük Köpek annesine ondan nefret ettiğini söylüyor bir yerde. Ama bunu dilin neler yapabileceğini görmek için yaptığını söylüyor. Aile bağlarımız üzerinde denemeler yapmak ne anlama geliyor?

Belki de tüm yaşam bir anlamda bir denemedir. Sadece “oğul” ve “anne” gibi kelimeler kullanmamız, sevginin ve bağışlamanın da birlikte geldiği anlamına gelmez. Bunlar test edilmelidir. Dil bunu test edecek araçlardan biridir. Bu romanın üzerinde durduğu sorulardan biri de birbirlerini inciten insanların sevmeye ve nihayetinde iyileşmeye çalışırken kendilerini korumanın yollarını nasıl bulduklarıdır. Küçük Köpek, denemenin yenilik yapmak, yenilik yapmanın umut içinde yaşamak olduğunu öğreniyor. Bu romandaki karakterler birbirlerini test ediyorlar çünkü acılarını aşan bir iyimserliğe sahipler. 

Roman, özellikle erkekler arasındaki aşk ve sekse ışık tutuyor – bir beyaz ve Amerika’da bir Asyalı arasında… Şu satırları düşünüp duruyorum: “Seksin, verdiği bütün korkuya rağmen yeni bir alan açacağını, bizi görmediği sürece dünyanın kurallarının burada geçerli olmayacağını zannediyordum. Ama yanılmıştım. Kurallar içimizdeydi.” Kuir seks ve aşk hakkında yazmanın sizi şaşırtan yönleri oldu mu?

Evet, oldu. Çünkü ben çoğunlukla kuir tatmin ve mutluluğa varmak isterim. Ama bunu yaparken kuir bedenlerin sadece var olarak yüz yüze kaldığı çok gerçek ve çok eskilerden gelen bir tehlikenin varlığının farkında olarak yapmak istediğimi keşfettim. Edebiyatın kuir tatmin ve mutluluğa veya belki daha da radikal söylemek gerekirse kuir kabul edilmişliğe daha fazla yer açması için haklı bir çağrı var. Ama bu çağrıya sahte bir ütopya yaratarak cevap vermek istemedim – çünkü güvenlik hâlâ nadir ve sevdiğim kuir insanlara yabancı. Sırf heteroseksüeller mücadelemizden yorulduğu veya sıkıldığı için mutlu numarası yapmak istemedim.

Roman, hayatta kalmak için güç ve eylem yetkinliği olması gerektiği konusunda ısrar ediyor. Bu ırklar arası gerilimleri de içeriyor. Travma hâlâ kuir insanların gerçeği. Ancak bu bedenler yine de tatmin ve mutluluğu bilirler; yaşadıkları sıkıntıları kabul edip onurlandırarak bilirler… Hayatta kalmayı genelde sadece başımıza gelen, bize şanslı olduğumuzu düşündüren bir şey olarak görürüz. Ama ben hayatta kalmayı, kişinin kendi varlığının etkin bir biçimde farkında olmasının ve dahası yaratıcı bir gücün sonucu olarak görmeyi tercih ediyorum. 

Küçük Köpek annesine kendi sırrını itiraf ettikten hemen sonra annesi ona kendi sırrını, o doğmadan çok önce kürtaj yaptırdığını söyleyerek karşılık veriyor. Küçük Köpek ise “Bunun bir değiş tokuş, bir alışveriş olması gerekmiyordu. … Hakikatlerimizi değiş tokuş ediyor, başka bir deyişle birbirimizi kesiyorduk” diye düşünüyor. Bu değiş tokuş sonu gelmez bir şey mi? 

Bilmiyorum. Bunun sonu gelmez olması gerekmediğine ve hatta gerçekleri paylaşmanın birbirini kesmesine gerek olmadığına inanmak istiyorum. Bu, ideal bir son için yazmak olur. Ama ben daha çok ideal bir durumla ilgileniyorum: Sırlar iki kişi arasında paylaşılabilir ve açığa vurulanlar insanları yok etmez. İnsanlar zor gerçeklerin ötesini görmeyi ve yine de birbirlerinin yanında kalmayı seçebilirler. Bu her zaman bir seçimdir. Bu nedenle, bu romanda ortaya çıkan büyük kayıplara rağmen, ben onu asla trajik bir hikâye olarak görmedim.

Müziğin yaptığınız işleri süslemesini seviyorum. Romanda 50 Cent’in “Many Men” şarkısını düşünüyorum. “Many Men“in sözleri, karakterlerin yaşamlarına ve düşüncelerine o kadar derinden gömülü ki. Müzik yazma sürecinize nasıl giriyor?

Bu, “Many Men” hakkında harika bir gözlem. Bence müzik iyi veya kötü olmasından bağımsız olarak, hava durumu gibi biz fark etmeden bizi kuşatıyor. Müziğin kitapta önemli bir rol oynaması gerektiğini biliyordum çünkü şarkılar bir atmosfer yaratıyor, silinmez bir zaman duygusu veriyor. 

50 Cent‘in şarkısı, hikâyenin geçtiği zamanlarda her yerde çalınıyordu. Aynı zamanda, kültürel çerçevesiyle erkeklere ve erkek çocuklarına erkekliği icra etmenin yolunu yanlış ilave ve mecazlarla kadın düşmanlığı ve şiddete indirgeyerek anlatan gangsta rapin son dönemini de işaret ediyordu. İyi ya da kötü, kültürel bir fırtına olan bu şarkılar benliğimizin kanallarıydı. Karakterlerin vücutlarını bu seslere karşı nasıl kullandıklarıyla ilgileniyordum. Bu müzik karakterler arasında sessizlikte nasıl köprü kurdu, onlar için ve onların ötesinde neler dedi, kolektife neler söyledi? Kişisel ve kamusal dilin birbirine eklemlenmesinin paradoksunun, genç olmanın hayal kırıklığına ve aynı zamanda sanata yakın olduğunu düşünüyorum.

Herhangi bir romanda hayatlarımızı, aşklarımızı ve hatta başarısızlıklarımızı değerlendirmemiz gibi şarkıları da bu yönde kullandığımızı düşünüyorum. Bazen radyoda bir şarkı denk gelir ve ben kimim diye düşünürüm. Bunu ilk duyduğumdan bu yana nasıl değiştim? Nelerden vazgeçtim? Nelere sahibim? 

Daha önce biçim konusunda sürekli bir huzursuzluk içinde olduğunuzdan bahsetmiştiniz. Bu romanı yazmak biçim anlayışınızı nasıl değiştirdi? Başka bir deyişle roman ve şiir sizin için hâlâ iki ayrı alan mı?

Yol boyunca gerçekten iyi kalpli ve cömert kişilerle tanıştığım için şanslıyım, bana inanılmaz şeyler söyleyerek yeni kapılar açtılar.

Artık kültür tarafından büyük ölçüde yaratılan türler arasında eskisi kadar endişeli değilim. Şimdi düşündüğümde, bir türün bir düşünce biçimi, bir sorgulama eğilimi olması açısından belli bir hedef olarak alınmasından emin değilim. Türleri ayrı ayrı düşündüğümüzde, her türün içinde kalmayı, orada şekillenmeyi düşünmek zorunda kalıyoruz. Ben sahipliklerle ilgilenmiyorum. Daha özgür olmak istiyorum. Belki saf davranıyorum ama türleri cinsiyetler kadar geçişken olarak algılıyorum. Hayatlarımız kısıtlamalarla dolu; işler, faturalar, zaman, yerçekimi… Ama yazmak kendinize seçim ve olasılık özgürlüğü vermektir. Bu bana gerçekten çok değerli geliyor.

Hâlâ huzursuz muyum? Evet. Her zaman da öyle olmalıyız bence, her zaman farklı bir yol aramalıyız. Yaptığım şeyle tatmin olmak istemiyorum. Yazar olarak bir kariyerin de – en azından kendim için – bana bahşedilmiş olduğunu düşünmüyorum. Son şiir kitabımı yazmış olabilirim ve şimdi de ilk ve son romanımı…  Ve bunu kabul ediyorum. Bu güzel bir hayat. Benim için önemli olan yazıyı diğer insanlarla ve dünyanın diğer vatandaşlarıyla birlikte yaşayabileceğim ve düşünebileceğim bir yapı inşa etmek için kullanmam… 

Yorumlar