Elif Hamitoğlu

Kendini tanımaya çalışmak dünyanın en çetrefilli işi. Bu yüzden genelde diğerlerini düşünmek ve diğerlerini eleştirmeyi daha çok seviyoruz. Çünkü daha kolay ve farkında olmadan hepimiz daha kolay olanı seçiyoruz. Diğerlerinin ne düşündüğünü düşünmek, varsayımlar yaratmak, varsayımlar üzerinde tartışmak daha az yorucu. Çünkü aynayı kendine çevirmek hiç de kolay bir mesele değil. Diğerini eleştirmek, diğerini suçlamak rahatlatıcı. Bir olayı veya durumu düşünürken açıyı sadece kendi açımız olduğunu düşünmek bile bir düşünce egzersizi gerektiriyor. Yorumlarımız kendi gerçekliğimizin bir sonucu. Haklı oluşumuz, çabamız, telafilerimiz, yıpratışlarımız, yanlışlarımız bütün bunların oranı kendi bakış açımız, kendi gerçekliğimiz. O kadar çalışkan değilizdir belki mesela, o kadar cömert değilizdir. Aynaya bakmaya başlamak bunlarla beraber birçok süreci beraberinde getiriyor, birçok soruyu; düşündüğümüz kadar açık mıyız, kabullenmek üzerine düşündük mü hiç mesela? Tüm bu sorgulamalar kendimizi görmeye alışık olduğumuz Kaf Dağı’nın karlarını eritiyor. Bazen karlar o kadar çok eriyor ki, göl oluyor ruhumuz, boğulur gibi oluyoruz. Tam o sırada “Hayır!” diyoruz mümkün değil; ben en çok uğraşan, emek verenim, egomuz can simidi uzatıyor, hop ona tutunuyoruz, yere hızlıca basıp yukarı atıyoruz kendimizi. Derin bir nefes alıyoruz. Unutuyoruz tüm meseleleri yaşamak için.

Sonra bir gün dışarda yaprak oynamadığı bir havada, içimizde de derin bir sessizlik fark ediyoruz. İçimizde de yaprak oynamıyor. Kendimizi, gerçekliğimizi unutmak için ayaklarımız bizi kitaplığımıza götürüyor. Elimiz bir klasiğe dokunuyor, yüreğimiz onay veriyor ve başlıyoruz. Bundan yüz atmış dört sene önce yazılmış bir roman sanki bugünü anlatıyor gibi, sanki beni, seni tanıyor gibi, beş yüz küsür sayfa mükemmel bir şekilde akıyor. Gonçarov tam on sene aklında taşımış ve bir ayda yazmış Oblomov’u. Öncesinde ara ara hikaye şeklinde yazmış ve yayınlamış kimi yerlerde. Bazı klasiklerin neden klasik olduğunu Oblomov’u bitirdikten sonra anladım. Kitabı bitirdikten sonra birkaç gün başka bir şey okumadım. Oblomov’u, Oblomovluk’u iyice düşündüm. Kitap boyunca, içimde ezelden beri var olan ama o güne kadar hiç tanışmadığım Oblomov’la tanıştım. Ona kızdım, öfkelendim, onu sevdim. 

Kitabı Çarlık Rusya’sının siyasi ve sosyolojik açıdan bir portresi olarak da okuyabiliriz. Doğu ve Batı’nın en ince şekliyle ele alınmış hali diğer bir açıdan. Oblomov’la ilgili tezlere baktığımızda Rus edebiyatının gerçekçiliğinin en önemli örneklerinden biri olduğu karşımıza çıkıyor. Oblomov gerçekçiliğin hem en yalın hem de sanatla iç içe geçmiş en başarılı hali. Sosyo-psikolojik analizler, toplumsal düzeni ele alma biçimi, halk ve burjuvazinin karşılaştırılması, çalışkan Batı ve Doğu’nun uyuşukluğu, eseri bu açılardan incelemekte mümkün. Ancak ben kitabın içinde günümüz insanın yaşadığı gelgitleri, ruhani bunalımı, bireyin kendi kendiyle olan savaşını gördüm. 

Oblomov geçim derdi olmayan, ailesinden kalan mal varlığını yürütmeye çalışan, odasından genelde hiç çıkmayan biridir. Yardımcısı Zahar’la günlerini çoğu zaman tartışarak ama birbirlerinden ayrılmayı akıllarının ucundan dahi geçirmeden yaşarlar. Kitapta belli bir simge haline gelen hırkasıyla birlikte, çoğu zaman yapmak istediklerini düşünen ama hep erteleyen Oblomov günün birinde aşık olur. Aşkın heyecanı, arkadaşı Ştolz’un desteğiyle odasından çıkar ve duvar ördüğü hayata karşı adımlar atar. Hiç hissetmediği kadar farklı ve heyecanlı hisseder Oblomov. Daha fazla Olga ve Oblomov’un arasındaki aşktan bahsetmek istemiyorum ki okumak isteyenler için fazla bilgi vermiş olmayayım.  

Oblomov romanı kimilerine göre tembelliğin anlatılmış en güzel hali, kimilerine göre ise Oblomov yeniye ayak uyduramayan, sıkışmış, tembelliğinden değil, yeninin hızına yetişememiş, yenik düşmüş birisi… Halen tembellik yapmanın adına Oblomovluk dense de, bence Oblomovluk herkesin aynada gördüğü aksin bir yanı. Herkese göre değişen, değişken bir anlam taşıyor Oblomovluk. O yüzden ki üzerinden bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen hala severek okunuyor.

Oblomov’a kalk artık lütfen diye yalvaracak kadar kitabın içinde buldum kendimi. Zeki ve bu kadar düşünen, düşünebilen birisinin günlerini odasında geçirmesi, ayağına gelen fırsatları itmesi, zaman zaman kandırılması ve buna göz yumması beni çileden çıkardı. Oblomov için üzüldüm, sanki odasında, yanı başında onunla çay içiyor olsaydım elinden zorla tutar ve dışarı çıkarırdım. Sonra da sanırım ona kocaman sarılırdım, bana kendimle ilgili hiç bilmediğim şeyleri gösterdiği için. 

Şimdi ne zaman aynaya baksam, bir parçam içimdeki Oblomov’a gülümsüyor. Onu seviyor ve hatta anlıyor. Bu kitabı okumanızı şiddetle önermekle beraber, birkaç tane de alıp sevdiklerinize vermeniz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insan ancak sevdiğinin içindeki Oblomov’u bulmasını isteyebilir.

Yorumlar