Ferhat Uludere


26 Ocak 1855’te sıcak bir kış sabahı vardı Paris’te. Şehir uyandığında sıcak başlayan güne tezat;  sokak lambasında asılı bir ceset tarafından sarsıldı. Büyük bir romantik, şair, hikaye yazarı ve sonsuzluğa kadar gitmeyi düşünen bir seyyah; Gérard de Nerval, sokak lambasına kendini kravatıyla asmış ve teyzesine kısa bir not bırakmıştı. “Bu akşam bekleme beni, çünkü gece; siyah beyaz olacak.” 

Olay buraya varmadan önce; bir parkta, aşık olduğu kadını ailesi ile piknik yaparken görmüştü Nerval. Çocuklarıyla mutlu oyunlar oynanan babanın yaşamını kıskanarak bunalıma girdi. Bu girilen bunalımların çetelesi hiçbir zaman tutulmamıştı zaten. Hatta kendini asmadan önce herkes bunun yeni bir melankoli nöbeti olduğunu düşünmüş ve kimse kulak asmamıştı. Ama Nerval, kendine böyle bir son uygun görmüştü. Bundan sonra da zaten dediği gibi gece siyah beyazdı. 

Kendisini ölüme götüren bu bunalım öncesinde, yine yakalandığı ağır bir melankoli nöbetinden kurtulmak için büyük bir yolculuğun hazırlığını yapmıştı Nerval. Bu yolculuk bilmediği, hatta birçok insana gizemli gelen topraklara doğru uzanıyordu; yani Doğu’ya… “Bin Bir Gece Masalları’nın” doğduğu topraklara… 

Paris’ten Viyana’ya geçerek başlayan yolculuk, kent kent devam ederken milyonlarca yıl Batı edebiyatını etkisi altına alan masalların yazıldığı bu toprakları Nerval, diğer Batılı seyyahların aksine büyük bir titizlikle dolaşır. Gérard de Nerval’in  amacı sadece Doğu’yu dolaşmak değil, Doğu insanını en ince ayrıntısına kadar tanımaktır. 

Yolculuğun sonlarına doğru, Suriye’de yakalandığı bir hastalık sonrasında orada kalamayacağını, kalırsa daha da kötüleşeceğini anlayan Nerval, gemiyle İzmir’e İzmir’de on gün kaldıktan sonra da İstanbul’a geliyor. Gelir gelmez de Galata’da alıyor soluğu ve İstanbul’a ilişkin ilk notlarına “Galata Kulesi’nin dibinde, Konstantinopolis’in bütün panoraması…” diye başlıyor…

“…Cenevizli Galata’nın surlarının gölgesinde bir Türk mezarlığı bu. Arka tarafta, bir Ermeni’nin aynı zamanda kahvehane de olan berber dükkanı var; geceleyin dalaştıkları için her yanları yara bere içindeki koskoca sarı ve kızıl renkli köpekler, çimenlerin üstünde, güneşte serilip yatmışlar. Solumda, keçe külahlı saygıdeğer bir keşiş cennete önceden ermek saydığı huzurlu bir uykuya dalmış. Aşağıda, camisiyle, çeşmesiyle, boğazın girişine hakim top bataryalarıyla Tophane var. Ara sıra, genizden gelen seslerle söylenen Yunanca mezmurlar geliyor kulağıma; Pera’ya giden şosede, alınlarında imparatorluğu belirten taçlar bulunan papazların başı çektiği uzun cenaze alayları görüyorum. Uzun sakalları, pullar serpiştirilmiş ipek giysileri ve sahte mücevherden süsleriyle, bu papazlar eski İmparatorluk hükümdarlarının hayaletlerine benziyorlar…”

25 Temmuz 1843 yılında ayak basıyor İstanbul’a Nerval. 1839 yılında açıklanan Tanzimat Fermanı’yla birlikte büyük bir hızla batılılaşmaya çalışan İstanbul’a geliyor yani. On yıldan beri tanıdığı ve uzun zamandır İstanbul’da yaşayan ressam arkadaşı Camille Rogier’i buluyor ve onun rehberliğinde soluyor kentin havasını ilkin. Galata’dan Pera’ya geçen Nerval. Frenk mahallesi olarak kabul edildiğinden Pera’da çok fazla kalmak istemiyor, ama buradaki manzara da nazarından kaçmıyor.

“İhtişam ve sefalet, gözyaşı ve neşe bir arada; başka her yerde olduğundan daha çok keyfi davranış var burada, ama daha fazla da özgürlük var; dört farklı halk, Türkler, Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler birbirlerinden çok da nefret etmeden hep beraber yaşıyorlar. Aynı toprağın evlatları olan bu insanlar, bizim çeşitli taşralılarımızdan ya da partililerimizden çok daha hoşgörülü davranıyorlar birbirlerine.”

Küçük bir tekneyle gerçek İstanbul’a ayak basan Nerval, ilk önce bir arada hoşgörüyle yaşamalarına hayran kaldığı ayrı ırklardan insanlardan birinin, bir Ermeninin Balık Pazar’ında cesediyle karşılaşır. Kuran’ın yasaları burada daha da geçerlidir ve zina hangi ırktan olursa olsun bir insanın hayatına mal olabilir. Ermeni’nin hikayesini ayrıntılarıyla notları arasına alır, daha sonra Kapalıçarşı ve Mısırçarşısı’nı dolaşır hayranlıkla… Bir ara gezintiye çıkmış bir Sultan Abdülmecid’le karşıları ve şapkasını çıkararak selamlar Sultan’ı… O an göz göze gelirler. 

İstanbul’da kaldığı zaman boyunca sadece Sultan’la göz göze gelmez Nerval. Birçok kadınla göz göze gelir. Peçeler arkasına saklanmış Osmanlı kadınlarının güzelliklerine tahmin etmeye çalışarak bakışlarından ve sonra ekler notları arasına. 

“…Bir kadının gözü burada, başka yerde olduğundan çok daha fazla şey anlatır…” 

Gérard de Nerval, 25 Temmuz’dan 28 Eylül’e kadar İstanbul’a da kalmıştır. Kısa bir ziyaret olsa da şanslıdır Nerval çünkü, Müslüman yaşamanın o dönemki en önemli eğlencelerine de tanıklık etmiştir. Geldikten iki ay sonra yani 25 Eylül 1843’de ramazan ayı başlamıştır. Ramazan eğlencelerini daha yakından tanımak için arkadaşının yanından ayrılarak 1817 tarihinde yapılmış Yıldız Hanı’na yerleşir. Tek katlı, üç avlulu bir yapıdır bu ve Mahmutpaşa Yokuşu’nda bulunmaktadır. 

Pera’dan İstanbul’a yerleşme fikri ilk anda Camille Rogier’ı tedirgin etmiştir. Çünkü o dönemde, Müslüman olmayanların İstanbul’a sadece gündüz gelmelerine izin verilmektedir, gece kalmaları yasaktır. Bunun dışında Hıristiyanların kalabileceği bir otel, lokanta, hatta bir kervansaray yoktur. Yalnız bahsi geçen Yıldız Hanı farklı bir yerdir. Burada İstanbul’da yaşan ve ticaret için gelen çeşitli mezheplerden Asyalı Müslümanlar kalabilmektedir. Şiiler’in dışında handa, Zerduştiler, Kureyşiler, Parsiler, Vahabiler de kalmaktadır. Böyle bir sorunla karşılaşmasının ardından orada yaşayan İranlı birkaç tüccar sayesinde, Suriye’den alışkın olduğu kıyafetleri giyerek handa kalma şansı elde eder ve Ramazan’ın büyük bir kısmını bu handa İranlı tüccarlarla birlikte geçirecektir. 

Kalma sorunu çözüldüğünde Nerval daha ilk geceden İstanbul sokaklarına atar kendini ve Ramazan sokaklarını düşer notlarına: 

“…Açık olan bütün dükkanlar çelenkler ve çiçek saksılarıyla süslenmiş, içleri aynalar ve mumlarla aydınlatılmıştı; sanatkarca sergilenmiş mallar, dışarı asılmış renkli fenerler, yenilenmiş boyalar ve yaldızlar; özellikle pastacılar, şekerciler, çocuk oyuncakları satan dükkanlar, bütün zenginliklerini sergileyen kuyumcular, işte bütün bunlar, her yanda göz kamaştırıyordu. Sokaklar, erkeklerden çok kadınlar ve çocuklarla doluydu; çünkü erkekler zamanlarının çoğunu, camilerde ya da kahvehanelerde geçiriyorlardı…

… Her yanda, bir insanın on paraya bütün gün karnını doyurmasını sağlayan aşçılar, meyve satıcıları, haşlanmış mısırcılar, kadınların çok sevdiği ve tereyağı ile şeker şerbetinden yapılan bir çeşit yufka işi olan baklavalar göze çarpıyordu. Seraskerlik Meydanı hepsinden daha görkemliydi. Sağından ve solundan iki caminin, dip taraftaysa Harbiye nezaretine ait binaların ışıklarıyla aydınlatılmış bu üçgen biçimle meydan, atlıların ve çeşitli alayların geçtiği geniş bir yerdir. Bir çok seyyar satıcının tezgahları, evlerin önünü süslüyor, bir düzine kadar kahvehane de çeşitli gösteri, cambaz ve karagöz oyunu ilanlarıyla dikkati çekiyor…”

Asılı bu ilanlar sayesinde Seraskerlik Meydanı’nda bir İffet Kurbanı adlı Karagöz oyunu, arkasından da bir Orta Oyunu izlemiştir Nerval. Bunlar da Osmanlı tiyatro sanatı hakkında fikir sahibi olmuştur.  Ama gösterilerden pek de memnun kaldığı söylenemez. 

“…Müslüman topluluğunun yapısı, ciddi bir tiyatronun ortaya konmasına izin vermez. Kadınsız bir tiyatro düşünülemez ve ne yapılırsa yapılsın, kocaların, karılarının halk karşısında görünmesini kabul etmeleri sağlanamaz…”

Osmanlı İstanbul’unun sokaklarında dolaşırken garip bir ticaret örneğiyle karşılaşır. İçkilerin açıkta satıldığı Osmanlı’da bardakla ya da ölçekle su alınabilecek dükkanlar şaşırtır onu. Ama İstanbul’un suyu Bozdoğan Kemeri’nden gelmektedir ve gelen su sarnıçlarda saklanır, böylece tadı bozulan su yerine başka seçenekler yaratmıştır Osmanlı tüccarı. Farklı yerlerden getirilen sular bu tip yerlerde satılmaktadır, satılan bu sularla birlikte de tadına güvenilen su uzmanları ortaya çıkmıştır. 

“… Sultanın içtiği biricik su olduğu için Nil suyu en beğenilenidir; bu su İskenderiye’nin sultana vermek zorunda olduğu verginin bir bölümünü oluşturur. Bereket, bolluk sağlandığı için çok ünlüdür. Yeşilimsi ve acımsı olan Fırat suyu zayıf ve dirençsiz bünyelerin gözdesidir. Çok tuzlu olan Tuna suyu, hareketli mizaca sahip erkeklerin hoşuna gider. Yıllanmış sularda vardı. mantarla kaplı mühürlenmiş şişelerde sunulan 1833 tarihli Nil suyu çok pahalıya satılmaktadır…”

Ramazan ayından üç gün sonra 28 Ekim tarihinde Camille Rogier’la birlikte İstanbul’dan ayrılır Nerval. Malta’ya Malta’dan da Fransa’ya geçer. Ve girdiği melankoli krizinden kurtulmuştur, ama ayrıksı yaşamı onu ancak 1855 senesine kadar taşıyacaktır. 

26 Ocak 1855’te akşama doğru sokak lambasındaki ceset çoktan olduğu yerden kaldırılmış ve toprağa verilmiştir. Ama aynı sokak lambasının altında başka bir kalabalık dikkat çeker. Apollonaire ve arkadaşları 40 yaşında bir bedeninin ağırlığı taşımış olan sokak lambasının altında saygı duruşunda bulunuyorlardır. 

Yorumlar