Beril Erbil


Yirmi birinci yüzyıl gelişiyle ortalığı sarsmıştı. Hızla değişmekte olan bir dünya vardı artık. İnternet hayatımızdaki yerini genişletiyor, bilginin değişmesi bekleniyordu. Sokakta oynamış, parçaları birleştirip oyuncaklar yapmış, kendi oyunlarını yaratmış bu dönemin gençleri belki de mekanik becerilerle yetişmiş son nesildi. Eric Hobsbawm’ın “hız ve haz çağı” dediği 21. yüzyılda hayatımız her geçen gün daha da hızlanarak değişti, değişmeye de devam ediyor. 

Bu değişim ve dönüşüm çağının arada kalmış gençleri ise hayatlarını kurarken arzu ettikleri hayatlarla önlerinde açılan kariyer dolu hayatlar arasında da sıkışmışlardı. 

Resül Efe Edisyon Kitap’tan yayımlanan ilk romanı Bir Sonraki Ölüme Kadar’ın hikâyesini tam da bu dönemin arada kalmış, varoluş mücadelesindeki iki gencinin etrafında kuruyor. Ancak onların plazalarındaki hallerini değil, bir hafta sonunda Beyoğlu sokaklarında, barlarında, hayallerinin peşinde, alkolün kaçış tünellerindeki hallerini gösteriyor bize. Bol düşünce ve hüzünle harmanlı müzik, edebiyat ve sinema eşliğinde… 

Resül Efe ile ilk romanını, değişimi ve yazım sürecini konuştuk.

Bir Sonraki Ölüme Kadar romanının doğuş hikâyesini anlatır mısın?

Romanın bir kısmı aslında yaşanarak kurgulanmıştı. Yani 2000’lerde genç ve üstüne üstlük Beyoğlu’nda olan herkesin karşılaşabileceği şeylerdi. Tüm bunlar içlerine biraz da hayal gücü katılarak, parça parça kısa hikâyeler şeklinde not alınmış, bir köşede bekliyordu. Bir gün arkadaşlar arasında bir sohbet esnasında 2000’leri konuşurken ben de bu hikâyelerden bahsettim. O esnada “neden bunları yazmadığım” sorusu soruldu. Daha sonra birkaç kez aynı soruyla karşılaşınca, ben de kendime aynı soruyu sormaya başladım. Akabinde bu hikâyeleri roman içerisinde nasıl kurgulamam gerektiği konusunda düşünmeye başladım.

Anlattığın 2000’li yıllar bizim de aynı dönemdeki gençliğimiz. Bugünden baktığında 2000’li yılları nasıl tanımlarsın?

2000’lerin daha özgür olduğunu, o dönem insanlarının kendini daha rahat ifade edebildiğini düşünüyorum. İnsanlar daha teknolojinin kölesi olmamıştı, teknolojik cihazları sadece amaçları için kullanıyordu. Ve kendimizi başkalarına beğendirmek gibi bir amacımız yoktu. Biz olmadığımız tek yer ailelerimizin yanıydı, o da zaten girdiğimiz kalıplardan biriydi. Ben o yılları “Mekanik Dönemin Sonu” diye adlandırıyorum. Mekanik devir kapandı ve dijital devre girdik. Daha az konuşmaya, daha az paylaşmaya, daha az dinlemeye başladık. Sonra birden herkes bize öcü gibi gelmeye başladı. Bire bir temasın yerini tutmayacak sahte sosyal mekanlar yarattık. Bunlar elbette eskisinin yerini tutmayacak, özgür olduğumuzu hissettirse de bizi özgür kılmayacak. Küçük bir kıyaslamayla, teknolojiyle geliştik ama insanları hep ekrandan görmemiz sebebiyle biraz insanlığımızı kaybettik.

Roman iki gencin etrafında ilerleyip Beyoğlu’nu kendine zemin alsa da romanda pek çok kişi ve mekân var. Kişi ve mekânları seçerken amacın neydi?

Mekânlar aslında o dönem benim de sıkça uğradığım mekânlardı. Beyoğlu hayatım oralarda geçti diyebilirim. Bu sebepten karakterlerin o mekânlarda dolanması gerektiğini düşündüm. Aslında kurgu esnasında daha fazla mekân vardı hikâyede ama takip açısından bazı yerleri elemek zorunda kaldım. Fazla mekân olmasının sebebi karakterlerin kendilerini bir yere ait hissedememeleri ve sürekli mekân değiştirmeleriydi. Hızlı yaşıyorlardı o hızla her yeri, her şeyi tatmaya çalışıyorlardı. Tabii bu kadar hız, bu kadar mekân, onlara yeni kişilerle tanışma fırsatı sunuyordu. Her ne kadar kendilerini yalnız olarak ifade edip o minvalde takılsalar da etrafta onlara değer veren fazla insan vardı, bir şekilde o insanlar bu karakterleri hayatlarına alıyor, benimsiyorlardı. Ve bu karakterlerin asıl psikolojisini, durumunu anlamak için etraflarındaki insan çeşitliliğini görmek gerekiyordu.

Roman iki günde geçiyor. Temposu oldukça hızlı. Hatta o iki günde romanın sonralarına doğru bir yerde okur da kahramanlarla birlikte yoruluyor. Romanı tempo açısından kurgularken okurda nasıl bir etki yaratmak istedin?

Kurguyu yaparken bunu çok düşündüm. Hatta ilk okumayı yapan arkadaşlarımdan temponun düştüğüne dair çok geribildirim aldım. Bu klasik roman kurgusunun dışında bir şeydi, tetikleyici unsur yoktu; normalde finale doğru tempoyu arttırmam gerekiyordu ama ben karakterlerle birlikte okuyucunun da yorulmasını, o duyguyu o psikolojiyi yaşamasını istedim. Bu bilinçli bir tercihti ve sanıyorum etkili de oldu. Karakterlerin o yorgunluğu okuyucuya da yansıdı. 

Romanda müziğin insan gelişimindeki yerinden bahsediyorsun. Metnin zemininde de müzik, edebiyat ve sinema var. Sinemayla yakından ilgilendiğini de biliyorum. Senin bu üçlüyle ilişkin nasıl? 

Aslında bu soruyu nasıl cevaplamalıyım bilmiyorum. Eğer bir sıralama yapmam gerekirse, sinemaya olan ilgilim daha fazla. Bunun sebebi kolay tüketilebilir olması ve ufkunuzu genişletebilecek ölçekte bilgi içerip araştırmaya sevk etmesi. Akabinde edebiyat geliyor ama edebiyat benim için biraz daha tutku gibi. Birçok filmin de edebi uyarlama olduğunu düşünürsek aslında bir çatı. Müzik ise her yerde. Tüketimi kolay ve duygusal etkisi büyük. Anların kurtarıcısı gibi. Bu sebepten insanın her döneminde farklı müzik türleri ona eşlik ediyor. Biraz da yönlendirici. O, duygu değişmelerinin mimarı. Ve bunu çok kısa sürede yapabiliyor. 

Bana gelirsek, lise döneminde herkes gibi ben de furyaya katılıp gitar çalmayı öğrenmek istedim ama bu çok kısa sürdü. Bu maceram şu an müzik dinlerken sanal enstrümanlar çalmaktan ibaret. Kulak zevkimin olduğunu düşünüyorum. Çılgınlık derecesine varan bir sinema izleyicisiyim. Festivallerde tüm seanslara koştura koştura gittiğim, hafta sonu ya da uzun tatillerde hiçbir şey yapmayıp sürekli dizi/film izlediğim oldu. Hâlâ da oluyor. Bunun yanı sıra zamanında kısa filmler çekmişliğim ve çekimlerinde yer almışlığım mevcut. Zaman zaman senaryo çalışmaları da yapıyorum. Edebiyat ise ne olursa olsun hep var ve bir kaçış, bir kurtulma…

Durum böyleyken hayatımızdaki birçok şey, birçok duygu bu üç şeye atıfta bulunurken onları göz ardı edemiyorsunuz. Bunların tamamı biz farkında olmasak da bizim biz olmamızda, karakterimizin gelişmesinde çok etkili.

Roman karakterleri kontrollü bir hayat yaşıyorlar aslında. Sabit bir maaşları var. Başarı getiren, kolay yol… Tek kaçışları hafta sonları. Ve yaşadıkları iki hayat arasında bir uçurum var. Bu arafta kalma halini “hiçbir zaman aykırı olamamak, ılımlı tarafta yer almak, arada kalmak” şeklinde tanımlıyorsun. Nereyi seçeceğiz, hangisi hayat, hangisi ölüm?

Maalesef ülkemizde şöyle bir gerçek var: Eğer para kazanmıyorsan bir birey değilsin. Öğrenci olup aileden para alsan bile o parayla yapacakların kısıtlı. Çünkü hepimiz o psikoloji ile büyütülüyoruz, kafamızda bir sürü soru işareti oluyor. İster istemez bir otokontrol giriyor devreye.  Roman karakterleri de bizim gibi kontrollü büyütüldüler. Olmak istedikleri, yapmak istedikleri vardı ama aynı zamanda hiçbir zaman mutlu edemedikleri ailelerine kendilerini ifade etmek zorundaydılar. Bunu yapabilme yetisi aslında para kazanma ve ailenin gözünü boyamakla mümkündü. Bu da işe girmek vaktinin büyük çoğunluğunu o istemediğin işte harcayarak mümkün oluyordu. Bu aileler için bir güvence ve aslında karakterler için de özgürlüğe bir adımdı. Burada birbirine geçmiş bir durum var ve bu durumda karakterler arada kalmayı seçiyorlar. Hiçbir zaman hiçbir şeyin ucunda değiller. Bu şekilde baktığımızda aslında hangi bakış açısını ele alacağız diye sormamız gerekiyor. Karakterler için hafta sonları hayat; ancak yine romandaki birçok karakter için de ölüm. Bu tamamen tercih meselesi. 

Anlatıcı aşkta da başarısız olmuş. İstediğini elde edememiş, bağlanamamış. Ama aşkı bulma arzusu da var. İyilik ve aşk arasında ters bir bağlantı kuruyor. Ve “Kötü olmak lazımdı bu hayatta” diyor. İnsanlar bir ilişkide olmayı bu kadar isterken neden bu kadar çok yalnızlık var?

Anlatıcı aslında aşkı nasıl tanımlayacağını bilmiyor. Evet, çok sevdiği, âşık olduğunu düşündüğü bir karakter var ama bu karakter onun için erişilemez olduğu için “aşk” tanımlamasına giriyor. Hepimizin yaptığı gibi sevdiği kişinin birlikte olduğu kişi ile kendini kıyaslamaya giriyor, şartları değerlendiriyor ve herkes gibi belki de her platonik gibi kendisini üstün görüyor. Bununla birlikte, gerçekten bir ilişkiye başlayıp yürütebileceği kişilerden de uzak duruyor. Bunun bahanesi de kafasındaki âşık olduğu fikri. Kafasındaki bu karmaşa ile kendini daha fazla geriye çekiyor ve o ruhani yalnızlığı yaşıyor. Kalabalık bir yerde yürürken üzerimize çöken o duygu gibi…

Roman boyunca bir hüzün de bize eşlik ediyor. Özellikle bu duygu sonlarda biraz daha ortaya çıkıyor. Yaradılış hikayemizden bu yana mutluluğa programlanmamış oluşumuz, keyif veren her şeyin sonunun hüzün oluşu, hüznün bir eğlence şekli sayılıp sayılamayacağı… hep altını çizdiklerimden… Hüzün hakkında neler söylemek istersin?

İnsanlar mutlu varlıklar değil bence. Sonradan mutlu olduğumuzu düşünüp bunun taklidini yapıyoruz ve ortalama bir insan yaşantısına baktığımızda mutluluk anları hüzün anlarından daha az. Bu insanların yaradılışında mı var yoksa daha sonra koyduğumuz kurallar mı buna sebep oluyor emin değilim. Bu konuda kafam karışık ama bir yerde biz koyduğumuz kurallarla insanların mutsuz olmasına sebep oluyoruz. Çünkü mutsuz insanın mutlulukları küçük ve gelip geçici olur. Kontrol edilebilir.

Ruh-beden-zihin dengesinde zihin bedenin ihtiyaçlarını veriyor ama ruhun ihtiyaçlarını bir şekilde baskılamayı da başarıyor. Ve acı çekiyoruz. Bu dengeyi korumanın nasıl bir yolu olabilir?

Aslında bu üç olgudan birinin fazla olduğunu düşünüyorum. Beden fiziksel ve elle tutulabilir olduğu için bunu atamayız. Zihin ise algılamanın, yorumlamanın, duygunun ve bunun gibi kolektif türevlerin beden ile tümleşmesi ile ortaya çıkan bir kavram gibi. Burada ruh sadece insanın bedenine süreklilik katmak için oluşturulmuş bir olgu gibi geliyor bana. Daha çok baskılayıcı bir unsur. Ya da sonsuza uzanacak bilincin, bir bilinçaltı türevi. Artık nasıl biz nasıl adlandırırsak. Elbette bu konuda uzman değilim ama asıl denge öncelikle insanın kendi ile barışık olmasından geçiyor bence. Bu şekilde bu üç ya da iki öğenin acı vermesini engellemiş oluruz. Ama maalesef bunu yapmak da çok mümkün değil.

O dönemin romanda anlatılan gençlerine ne oldu? Onlar şu an ne yapıyor?

Aslında bu soru “karakterler gerçek mi” sorusunu da içinde barındırıyor. Karakterleri oluştururken elbette birilerinden etkilendim. Bazıları fiziksel görünüş olarak etkili oldu bazıları ise düşünsel olarak. Aslında her ne kadar karakterler için bir rol model alsam da daha sonra yazarken onların başka bir karaktere büründüğünü gördüm. Her biri ayrı bir birey oldu. Açıkçası bu bireylerin geçmişlerini kurgulamış olsam da gelecekleri hakkında net bir bilgim yok. Biraz rol modellerini örnek alarak daha sakin daha “akıllı” ama o içlerindeki kıpırtıyı atmamış olduklarını söyleyebilirim. 

Yorumlar