Behice Özden


Gelenekleriyle bağını koparamayan, şehir hayatının getirdiği alışkanlıklarla günlük rutine bağlanan orta sınıf sıkışmışlığını anlatan Ferhat Uludere’nin son romanı Nikâh Sarhoşluğu, “Baba figürü üzerinden belki geçmişi değil ama bugünü “temize çeken” bir hesaplaşma üzerine kuruluyor. Evlenmek üzere olan baş karakterin aksilikler neticesinde, henüz çocukken evi terk eden babasını telefonla aramasıyla gelişen olaylar, geleneksel evlilik hazırlıklarıyla birlikte mizahi bir anlatımla işleniyor. Orta yaşlarda, orta sınıfa mensup, ortalama bir erkeğin iç hesaplaşması okura babası üzerinden yansıtılıyor. Ancak Ferhat Uludere’nin erkek karakteri Oidipus Karmaşasının çok uzağında duruyor. Her erkeğin gittikçe babasına benzemesi genellemesiyle birlikte, ilk rol modeli baba ile hayatta bir yere ait olma duygusunu, bağ kurma ihtiyacını irdeliyor. Karakter en başından bir ayna gibi babasıyla olan geçmişini önüne koyuyor ve artık yetişkin bir erkek olarak onu anlamaya ve bu sayede konumunu anlamlandırmaya çalışıyor. Çocukluğundan beri babasını seviyor olmasa da annesinin zoruyla sevmiyor olma halini reddetme cesaretini gösteriyor. Babasına benzediğini kabul etmeye çalışmaktan daha çok bu benzerliğin yerli yerinde durmasını, görülmesini ve onay görmesini istiyor. Bununla ilgili Ferhat Uludere, daha öce 1001 Fıçı Bira isimli ilk romanında dikkat çektiği “cinsine çekme” meselesiyle ilgili bir kez daha Nikâh Sarhoşluğu’nun sayfalarından dağarcığımızı tazeliyor.

1001 Fıçı Bira, Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba ve Son 11 isimli romanlarında başarılı bir kasaba ve “küçük yer insanı” tasviri çizen Uludere, Nikah Sarhoşluğu’nda kasabayla olsa da bu kültürle bağını tamamen kopartamamış olan şehirli insanların alışkanlıklarını, “vitrin” ilişkilerini gözler önüne seriyor. Baş karakterimiz bir televizyon kanalında çalışan şef editör olarak tanıtılıyor bize. Herhangi bir plazada, herhangi bir villada çalışıyor ve bugün İstanbul’un herhangi bir meyhane kültürünü alt eden pubında birasını yudumluyor olabilir. Bu nedenle baş karakterimizin bir ismi bulunmuyor. Bugün büyük şehirde yaşayan ikinci veya üçüncü kuşak bir “beyaz yakalı” olabileceği gibi pekâlâ şehrin geç bozulmuş mahallelerinden geliyor da olabilir. Belki de bu yüzden, romanın fazlaca erkek diline ve dünyasına rağmen karakterlerle rahatlıkla özdeşlik kurulabiliyor.

Kitabın yine ismi bulunmayan kadın karakteri ise belli ki iyi bir şirkette iyi bir pozisyonda çalışan, iyi bir aileden gelen iyi bir insan olarak karşımıza çıkıyor. Aslında vasıfsızlığı “iyi” olarak tanımlanabilecek olan kadın karakterimiz, şehir yaşamına olan doğal uyumuyla, “günün getirdiklerine” sorgusuz adapte olabilmesiyle baş karakterimizin tam da göstermek istediği, sorguladığı yerde duruyor. Nişan geleneğinin bir gerekliliği olan nişan alışverişini, yaşamın tam ortasına yerleşen “tüketim” kültürüne uygun olarak, bu gün bir şehrin alışkanlıklarını, yaşama biçimini kökten değiştirebilen AVM’de, uluslararası markalardan yapıyor. Nikah Sarhoşluğu’ndaki kadın karakter bu yönüyle, Ferhat Uludere’nin daha önceki gerek romanlarındaki gerekse öykülerindeki ulaşılması gereken kutsal nesne, platonik bir tutkuyu besleyen idealize edilmiş kadınlardan bütünüyle ayrılıyor.

Rakıcı babaların biracı çocukları …

Daha en başından “Rakı içmeyi sevmem ben, biracıyımdır” diyor baş karakterimiz ve evliliğinin altıncı yıldönümünde bir meyhane masasında karşılıyor okuru. “Biracı” olduğu halde neden orada rakı içtiğinin cevabını ise kitap boyunca anlatıyor. Ferhat Uludere, karakterin isyanını da “akan” hayata karşı olan tutunma çabasını da, diğer romanlarındaki karakterler gibi yine alkol üzerinden veriyor.

Uzun geriye dönük olarak kurguladığı romanını, değişen ve değişmesinden öte tahrip edilen bir kültürün çatışmasıyla örüyor. Evlilik gibi, kadın ve erkek karakterlerden aileye, akrabalara, yakın çevreye yayılan ve kontrolden çıkan bir ayini toplumsal bir sarhoşluk metaforuyla betimliyor. Bu noktada, kitabın en başında altı çizilen rakı ve bira ayrımı çatışmanın temeline yerleştiriliyor. Rakı “baba” karakterinin içkisiyken, baş karakterimizin tercihi biradan yana oluyor. Birçok denemeden, birçok çok reddedişten, itirazdan sonra gelen “içemiyor” olma itirafı ise babası gibi olamayacağı gerçeğinin altını çiziyor.

Baş karakterimiz babasının akşamları rakı içmesini hatırladığı gibi, aslında ihtiyaç giderme olarak ortaya çıkan ve zamanla tüm sınıflarda ritüelleşen nişan alışverişinin Kapalıçarşı’da yapıldığı yılları da hatırlıyor. Erkeklerin mahrem dünyası olarak kabul gören meyhanelerin katî kurallarla donatılan masalarından, fiks menülü, kadınsız itibar görülemeyen şehir meyhanelerine geçişin de portresini çiziyor ve yorumu okura bırakıyor. Evlilik töreninin tüm aşamalarının işlendiği roman boyunca baş karakterimiz bu mesafesini koruyor.

Nikah Sarhoşluğu, evlilik kararından aileyle ilk tanışmaya, kız istemeden, düğüne kadar evlilik adına ne kadar “gereklilik” varsa adım adım işliyor ve aynı zamanda şuursuz bir değişimin, “şehrin” portresini çiziyor. Bu anlamda baş karakter toplumsal hafıza rolünü üstleniyor ve bu değişimde yerini tanımlama çabası, yeni ailede kendine yer bulmaya çalışmasıyla somutlaşıyor. Kadın-erkek, birey – toplum, aile çatışmaları aynı temel etrafında başarılı bir şekilde kuruluyor.

Ferhat Uludere, Nikah Sarhoşluğu’nda da dildeki sadeliğini koruyor. Herkese tanıdık konusuyla oldukça eğlenceli ve akıcı anlatımıyla biçim ile içerik arasındaki uyumu sağlıyor. İlişkinin toplumsal halini konu edinerek hicvetmesiyle, dış devinimdeki temposunun yüksekliğiyle roman, tiyatrodaki karşılığını vodvil olarak buluyor. Öyle ki, sürekli hareket halindeki karakterler, hikayeleriyle adeta şehrin siluetini çıkarıyor.

Yorumlar