Ferhat Uludere

Don İsidro Parodi’nin kaldığı hücrenin kapısı alışkın olmadığı bir saatte açıldı. Uzun bir zamandır alışmıştı o kapının sadece belirli saatlerde temel ihtiyaçlar için açılmasına, bunun dışında sağdan soldan gelen herhangi bir çıtırdı durağan hayatı için bir sürprizdi. Kapıdaki gardiyanların yanındaki tıraşı uzamış genç, daha son iki taksitini ödemediği pahalı takım elbisesiyle karşısında duruyordu. Mollanari adında bu gencin gerçekten bir sorunu vardı ve Don İsidro Parodi için sürpriz olan bu ziyaret hoşuna gitse de soğuk bir ses tonuyla karşıladı onu. Mollanari, uzun zamandır kafasını kurcalayan, içinden çıkamadığı, geceler boyunca onu huzursuz eden bir cinayeti çözemediği için bu adama gelmişti. Adam hakkında bilgisi kısıtlıydı. Don İsidro Parodi ön dört yıl önce işlemediği bir cinayet nedeniyle tutuklanmış ve şimdi bulunduğu 273 numaralı hücreye konmuştu. Kutsal Ayak Çetesi’nin bir üyesi tarafından soda şişesiyle öldürülen kasap Agustin R. Bonorino’nun katili olduğu yalancı şahitler tarafından kanıtlanmıştı. Aslında bu cinayetle alakası kasapla aynı sokakta berberlik yapmasıydı sadece… Polis, yerel seçimlerde çok işine yarayan Kutsal Ayak Çetesi’nden birini tutuklamaya kıyamadığı için kabak onun başına patlamıştı. Zaten halk arasında, Parodi’nin ruhlarla ilişki kurduğuna ve anarşist olduğuna dair söylentiler vardı. Yirmi bir yıl hapis cezası almış ve kırklı yaşlarına geldiğinde bunun on dört yılını tamamlamıştı.

Özdeyişlerle konuşan, olağanüstü bilgiç bir görünümü olan Parodi; Mollanari’nin anlattıklarından yola çıkarak iskambil kağıtlarıyla cinayetin nasıl işlendiğini tarif edip onun kabusa dönmüş hayatını bir anda düzlüğe çıkaracak ve çözülmemiş cinayetleri aydınlığa kavuşturmak işi haline gelecekti.

Halk arasındaki söylentiye gelirsek, Don İsidro Parodi’nin ruhlarla ya da başka dinsel varlıklarla ilişki kurup kurmadığı bilemiyoruz, aslına bakarsanız bunu bize anlatabilecek tek kişi olan karakterin yaratıcısı H. Bustos Domecq’nun hayatı da en az yarattığı karakter kadar gizemlerle dolu.

Bazı yazarlar esrarlı insanlardır. Poe’nun bütün yapıtları birer gizemler yumağıdır. Salinger, yapıtlarını büyük bir açıklıkla kaleme alsa da hayatı hakkında kimseye bilgi vermemesi, fotoğrafının çekilmesine bile rıza göstermemesiyle kendini bir bilinmezlik haline getirmiştir. Hatta markette alışveriş yaparken çekilmiş bir fotoğraf dışında günlük yaşamına ait pek bir kanıt yoktur elimizde.

Türkçe’de Don İsidro Parodi’ye Altı Bilmece adlı kitabının dışında hiçbir eseri bulunmayan H. Bustos Domecq’nun ise markette çekilmiş bir fotoğrafı bile yok. Hiçbir ressam bu yazarın bir portresini yapmamış, kimse karşısına alıp hayat hikâyesini dinlememiş, zaten o da böyle bir hikâye yazmaya kalkmamıştır. Sisli bir Arjantin sokağında unutulmuş biridir o. Çok az insan hakkında yazı yazmış ve çok az insan onunla ilişki kurma şerefine nail olmuştur. Bir hayalet ya da yapıtların içerisine serpiştirdiği gizemli görüntüler gibidir biraz…

Yazarın gizemli hayatını Arjantinli edebiyat eğitmeni Adelma Badoglio ve Arjantin Yazın Akademisi’nden Gervasio Montenegro’nun yazdığı makalelerden biliyoruz. Adelma Badoglio’nun aktarımına göre Bustos Domecq 1893 yılında Santa Fe yakınlarında küçük bir kasaba olan Pujato’da dünyaya geliyor. Badoglio anlatmasa da yağmurlu bir Arjantin sabahı olduğunu biliyoruz bugünün. Uzun süredir devam eden birlikteliklerini bir çocukla taçlandırmayı düşünün çiftin tartışmalarla geçen günleri, geceleri hatta mevsimleri sonunda dünyaya geliyor Honorio Bustos Domecq… Haşarı olduğu için sorunlu bir çocukluk geçiriyor. Aslında Arjantin’in yoksul, küçük bir kasabasındaki her çocuk gibi büyüyor o da. İyi bir eğitim alma ve belli başlı Arjantinli yazarlar gibi gezilere katılıp başka diller öğreneme şansı olmuyor.

Bunca kadersizliğin içinde talihin kendine göz kırptığı anlar da olmuyor değil. Kötü eğitimine rağmen tanrının kendisine hediye ettiği yetenekle karşılaşıyor. Küçük yaşlarda anlatmaya, özellikle de dile hâkimiyetiyle öğretmenlerinin dikkatini çekiyor ve ailesiyle birlikte Arjantin’in o zamanlar Paris’i olarak bilinen; edebiyatın, sanatın, sosyetenin ve yüksek gelir seviyesinin başkenti olan Rosairo’ya taşınıyor. Bu tanışma küçük Bustos’un hayatında önemli bir kapıyı da arılıyor ama biz bunları tam olarak bilemiyoruz. Çünkü eldeki kaynakların azizliği onun hakkındaki hemen hemen bütün bilgilerimizi eksik kılıyor.

Buradaki ilk yılları yine bir gizem perdesinin arkasında kalıyor. O saklanmayı, insanlardan kaçmayı seviyor. İnsanlarla doğru ilişkiler kuramıyor. İlk yıllarına ilişkin ne bir sevgili ne de bir arkadaş ortaya çıkıyor. Yağmurlu bir günün melankolisi tüm yaşamının içinde yayılıp onun geçmişini silip götürüyor sanki. 1907 yılında garip bir şey oluyor, bu sessiz ve belirsiz çocuk başından beri herkesin ilgisini çeken yazma yeteneğiyle şiirler kaleme almaya başlıyor ve Gurur, Gelişmenin İlerlemesi, Beyaz ve Mavi Vatan, Ona, Gece Dizeleri adlı yapıtlarıyla Arjantin’in edebiyat ortamında çok konuşulan bir şair haline geliyor. İnsanlar yazarı ararken o saklanmaya devam ediyor. Bu dünyaya ait olmayan, sanki düşlere ve gölgelere ait bir evrenden yazıp yolluyor yapıtlarını. İlk dönem şiirlerinin ardından 1915 yılında Yurttaş adlı kitabı yayımlanıyor. Bu kitap yavaş yavaş oluşmaya başlayan şöhretine daha da katkı yapıyor. 1919 yılında Fata Morgana, 1932’de Daha Doğru Konuşalım, 1934’de de Kitaplar ve Kağıtlar Arasında

Daha birçok kitaba imza atmasına rağmen Domecq hakkında yazı yazan iki kişiden biri olan Adelma Badoglio, Don İsidro Parodi’ye Altı Bilmece’nin ne zaman yazıldığı ve yayın dünyasında nasıl karşılandığı hakkında hiçbir fikir belirtmiyor. O dönemde hakkında yayınlanan makalelerde hep tek bir şey konuşuluyor. Edebiyat âlemine musallat olmuş iyi niyetli bir hayalet gibi oradan oraya yazılarını ve kitaplarını yollayan yazarın her zaman okurun hizmetinde olan bir yazın makinesi gibi olduğu… Onun yazdıklarının dikkat çeken özellikleri arka arkaya sıralanıyor. Araştırmacılar Bustos Domecq’nun yazın karakterini analiz ederken yazdıkları arasında bir tür ya da konu bağlantısı olmadığını fark ediyorlar. Hemen hemen her şeyi yazmaya ve aklına gelen her türde eserler vermeye çalışıyor. Bu yaptığı tür karmaşası içinde en fazla da yazdığı polisiye öyküler dikkat çekiyor. Özellikle Arjantin’de İngiliz polisiyelerinin hâkimiyet kurduğu bir dönemde yazdığı hikâyelerle Arjantin’in taşralı olarak görülen edebiyat anlayışı içerisine kendi dilinde polisiyeler yaratma başarısı gösteriyor. Yazdığı hiçbir metinde akılda tutulamayacak haritalar ya da alışılmış karmaşık çizelgeler yaratmıyor. Okurun anlattığı öyküsünü izlerken tökezlemesine neden olacak hiçbir şey yerleştirmiyor metnin içine. Hikâyelerinin hemen hepsinde esas olan kurduğu bilmeceler oluyor. Karakterleri ise sadece o bilmeceyi çözüme ulaştıran kuklalar olarak tasarlıyor. Belli başlı özellikleri dışında hiçbir şeyi anlatmıyor. Tüm bunların yanında metinlerinin getirdiği şöhreti de yarattığı karakterlerin üzerinde bırakıyor. Çünkü o şöhretten korkan ve insanların arasında yer alamayacak kadar sade biri.

Yalnız ve dışa kapalı bu hayatın içinde onu Gervasio Montenegro kadar yakından tanıyan da yok. Herkesin tanımaya çalıştığı insana o Çirkin Boğa ismi takmış ve yazdığı tüm metinlerde de onu bu isimle çağırma cesaretini göstermiştir. Kim bilir belki de gerçekten insan içine çıkamayacak kadar çirkindir ve bu yüzden aynalardan kaçtığı gibi insanlardan da kaçar. Sadece metinlerinin ortalarda dolaşmasıdır onu yaşadığı sisli hayat içerisinde mutlu eden.

Montenegro, Bustos Domecq’dan hayranlıkla söz etse de herkes onunla aynı fikirleri paylaşmaz. Aslına bakarsanız Latin Amerika edebiyatının gelmiş geçmiş en önemli yazarları Jorge Luis Borges yazdığı yazılarla kıyasıya eleştirir meslektaşını, hatta onun için daha sonra şunları söylemekten de çekinmeyecektir. “Yeni kelimeleri, kötü Latince’yi, beylik sözleri, tutarsız metaforları, mantıksızlıkları, tumturaklı anlatımı kullandı ve kötüye kullandı. Sonunda okuyucuların bir bölümü tarafından kınandı, hatta Bustos adının bir aldatmaca olduğunu ve dolayısıyla yazdıklarını hiç mi hiç ciddiye alınmayacağını keşfeden okurların öfkesini uyandırdı.”

Ve Borges haklıdır, Bustos adı bir aldatmacadır. Aslında başından beri metinde adı geçen isimlerin hepsi bir aldatmacadır. Bu karmaşa içerisinde bir tek gerçek vardır. O da Bustos Domecq’nun uzun tartışmalar sonucunda yağmurlu bir günde doğması.

1930’lu yılların başında tanınmaya başlayan Borges’in genç bir hayranı kapısını çalar. 17 yaşında bir çocuktur gelen. 17 yaşında olmasına rağmen bir kitabı yayınlanmış ve edebiyat çevreleri kitabı oldukça başarısız bulmuşlardır. Borges’in düşlerindeki Babil Kütüphanesi’ni andıran evinde otururlar ve saatlerce konuşurlar. Adolfo Bioy Casares adındaki bu çocuk daha sonra sık sık gelir Borges’e ve ikili saatlerce oturup yazın üzerine konuşur. Aralarında, 20 yaşa yakın bir fark olmasına rağmen bir bağ kurulur. Tanışıklarının onuncu yılında Adolfo Bioy Casares’i dünyaya duyuracak eseri Morel’in Buluşu yayımlanır. Borges’in gotiğe yatkın karmaşık yazın dilinin yanında Casares’in metinleri klasik anlatı sanatına yatkındır. İkilinin birlikte hareket etmesi ve metinleri birbirlerinden hiç etkilenmemesi ilginç bulunur. 1942 yılında Casares ortak bir öykü yazmayı önerir. Borges başta böyle bir şeyin olamayacağını söylese de aklının bir tarafına takılı kalmıştır. Beyninde kurcalamaya başlar bu durum. İki insan nasıl aynı anda yazabilir ve nasıl yazacaklardır? 1942 yılında yağmurlu bir günde ikisinin kaleminden tek bir yazar doğar, atalarının isimlerinden türettikleri Bustos Domecq adını koyarlar bu yazara… Don İsidro Parodi adlı karakteri yaratmalarının hemen ardından da ilk öyküyü Arjantin’in en önemli dergilerinden biri olan Sur’a yollarlar tabii yanına da yazarın kim olduğuna ilişkin metinler eklerler. Yazarın özgeçmişi de böyle doğar. Hatta daha sonra kimsenin isimlerini bile duymadığı eleştirmenler Bustos Domecq hakkında yazılar yazmaya başlar. Bu eleştirmenler de Borges ve Casares’tir… Arjantin yazınına damgasını vuran bu iki yazar çocukça bir eğlence geliştirmişlerdir kendilerine. İnsanların Domecq öykülerini tartışmaları hoşlarına gider, onlar hakkında fikir yürütürler, Borges kendi adıyla yazdığı yazılarda ve yaptığı söyleşilerde onu eleştirir; iyi bir yazar olmadığını söyler. Casares de Borges’le aynı fikirdedir. O da onun yazarlığından şüphe eder… Ama 40’lı yılların Arjantin’i böyle bir yazarı kısa zamanda tanır ve sever. Bu sevginin bir aldatmaca olduğunu anladıklarında, özellikle Domecq hayranları hayal kırıklığına uğrar. Casares ve Borges’e kızgınlıklarını yolladıkları mektuplarla ve yazdıkları yazılarla sürdürürler. Kısa süren bu macera sonucunda Don İsidro Parodi’ye Altı Bilmece adlı bir kitap ortaya çıkar. Borges onun insanları kızdırdığını söylese de iyi bir yazardır Bustos Domecq, Borges ve Casares gibi iki dehanın referansını taşır ve onları yönetir. Bir aldatmaca da olsa insanları peşinden sürüklemeyi başarır.

Yorumlar