Armağan Akın

Hâlihazırda etkilerini hissettiğimiz Covid-19 salgını geride bıraktığımız 2020 yılında belki de en çok kültür sanat alanını olumsuz etkiledi. Yılın büyük bir kısmında kapalı kalan sinemalara paralel olarak ülkemizde gerçekleşen festivallerin de geçmiş yıllara göre daha sakin geçtiğini söyleyebiliriz. Fakat sinemaseverlerin fiziki katılımı açısından zayıf geçen festivallerin sinemamız açısından umut verici bir yanı oldu. Festivallerin ulusal belgesel seçkisinde yer alan filmler biçim ve içerik bakımından yenilikçi olma özellikleri taşıyordu. Tabiri caizse 2020 yılı sinemamız adına ‘belgesellerin yılı’ oldu.

Söz konusu belgesel filmlerin arasında yönetmenliğini Serdar Kökçeoğlu’nun yaptığı Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Islandisimli uzun metraj belgesel filmi hem öznesi hem de görsel işitsel kurgusu ile “sıra dışı” ifadesini fazlasıyla hak ediyor. Yaklaşık olarak iki buçuk yıl gibi bir sürede ortaya çıkan Mimaroğlu belgeseli dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Nisan ayında, Visions du Réel’in Burning Lights bölümünde çevrimiçi olarak gerçekleştirdi. Ardından 39. İstanbul Film Festivali Ulusal Belgesel Yarışması’nda Mansiyon Ödülü ve 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Belgesel Yarışması’nda Jüri Özel Ödülü kazanan film tartışmasız yılın en dikkat çeken yerli yapımlarından biri oldu. 27 Ocak tarihinden itibaren bir ay boyunca MUBİ’de çevrimiçi izlenebilme imkânı bulunan filmi bugünlerde izlemek isteyen sinemaseverler için yönetmen Serdar Kökçeoğlu’yla filmi konuştuk.

İlhan Mimaroğlu ülkemizde çok tanınan bir sanatçı değil. Avangard sanatla ve bununla ilişkili olarak Mimaroğlu’nun müziğiyle yollarınız nasıl kesişti?

Doksanlardan beri elektronik müzik ve 20. yüz yılın çağdaş müziği üzerine akademi dışı bağımsız araştırmalar yapıyorum. Mimaroğlu tüm müzik tarihi içinde kafamı en çok kurcalayan bestecilerden biri oldu. Türkiye’de müziği bilinmiyor ve internet çağına kadar da ulaşması birkaç örnek dışında kolay değildi. En başta avangart bir ruhla politik müzik üretmesi ilgimi çekiyordu. Amerika’da üretip Türkiye’nin edebi, politik, toplumsal konularından yararlanması da aynı şekilde. Öte yandan hakkında sigara takıntısı ve zor kişiliği dışında az bilgi vardı. Benim için uzak ama yakın, gizemli, çekici bir sanatçı olmaya başladı. Müziğini tabii ki çok seviyordum, elektronik sesleri, caz parçalarını, manifestoları, şiirleri işitsel kolajlarında buluşturmuştu.

Filmin açılışında Mimaroğlu’nun kendi sesinden ‘Müzik sinematografik bir olaydır’ ifadesi yer alıyor. Mimaroğlu’nun bu ifadesi üzerinden müzik ve sinema ilişkisi hakkında neler söylemek istersiniz?

İlhan Bey müzikte en uzağa gitme cesareti gösteren bir kuşaktandı. Ama sinema konusunda farklı, biraz klasik sinemadan yanaydı. Meraklısı film yazılarının toplandığı kitaptan detaylı bilgi alabilir. Onun sinemaya olan ilgisi belki de müzikten daha derindi çünkü hayatının sonuna kadar devam etti. Müzik sinematografik bir olaydır derken tabii ki elektronik müziği kastediyordu. Sinema daha eski, ama sinema ve elektronik müzik 20. yüzyılda gelişti ve yüzyıla damgasını vurdular. İlhan Bey 8 mm filmlerle çalışırken kurgusunu da kendisi yapardı ve bunu elektronik müzik stüdyolarındaki çalışma biçimine benzetirdi. Müziği de filmleri de seviyor, beraber düşünmeyi önemli buluyordu. Bu nedenle son derece ciddiye aldığı kamera çekimlerine de müzik kadar yer verdi hayatında.

Filminizde Mimaroğlu’nun kendi çektiği görüntülere etkileyici bir görsel ve işitsel kurguyla yer vermişsiniz. Projenizi yapmaya karar verdiğinizde Mimaroğlu’nun görsel arşivi olduğunu biliyor muydunuz? Bu durumu keşfetmek size neler hissettirdi?

Bilmiyordum. Güngör Hanım da bilmiyordu. Kimsenin beklemediği kadar geniş bir arşivle karşılaştık. Çok özeldi, çok değerliydi ve çiftin hikâyesini İlhan Bey’in görüntüleri ve müziği ile anlatmaya karar verdim. Yoksa görsel anlatım için başka yollar bulacaktım ama klasik bir belgesel yapmaya niyetim yoktu. Sinemaya bir borcum varsa bunu aynı şeyleri tekrar ederek yapmamam daha doğru olurdu.

Mimaroğlu’na ait görüntü arşivinin ne kadarı filme dahil oldu?

Tamamına yaklaşık bin dakika diyebiliriz. Filmde bir saatten az görüyoruz. Ama çekimleri sınıflandırırsak sokak çekimleri, ev davetleri, ev içi çekimleri diye… Her bölümden örneklere yer verdiğimi söyleyebilirim. Filmde gördüklerimiz aslında arşivin bir özeti gibi de denebilir.

Filmin son bölümü, Rüstem Batum’un yer aldığı aileye odaklanan kısım, filmin genel havasından farklı bir his bırakıyor. Bu farklılığı tercih etme sebebinizi açıklayabilir misiniz?

Üçüncü bölümde bakış açısıyla beraber hikaye anlatma tarzını da değiştirmek istedim ama aslında çok fazla fark yok. Bugüne dair görüntüler daha fazla ama yine arşiv görüntüleri ön planda. Tonu, havası daha farklı, daha melankolik, daha karanlık. Hem Güngör Hanım’ın yalnızlığını, hüznünü göstermek hem de Rüstem Bey’in bakış açısını ortaya koymak gibi bir amacım oldu. İzleyeni ilk iki bölümün yolculuğundan çıkarıp bir başka düşünce alanına çekmek istedim.

Döneminde ülkesinde anlaşılamamış ve belki de bu nedenle Amerika’ya göç etmiş, kalıplara sığmayan, çok yönlü, avangart bir sanatçının Garip akımının temsilcisi Orhan Veli şiirine bestesinde yer vermesini nasıl yorumluyorsunuz? Amerika’da sanatsal çalışmalarda bulunurken Mimaroğlu’nun aklının bir köşesinde bu topraklar vardı diyebilir miyiz?

Her zaman vardı. Bir yanı hep buradaydı. Buranın edebiyatını sevdi, yeni yazarları takip etti. Hatta New York’da düzenlenen memleket edebiyatçılarının konuk edildiği gecelere katıldı. Türkiye’deki siyasi gelişmeleri yakından takip etti. Darbeler, idamlar, hapse atılan aydınlar… Kısaca olumsuz gelişmeler olduğunda bunların acısını, sıkıntısını hissetti. Bunları müziğine de aldı, ilerici bakış

Filminizin ismine atıfta bulunarak sormak istiyorum: Belgeselde üslup olarak yenilikçi ve cesur adımlar atmış bir yönetmen olarak kendinizi “Robinson” gibi hissettiğiniz oldu mu?

Sanıyorum yenilikçi bir kurmaca film çekseydim hissederdim ama belgesel çekerken olmadı. Harika bir ekip kurduğumu düşünüyorum, genelde yalnız kalmadım. Son yıllarda beni en çok heyecanlandıran alanlar kısa film ve belgesel. Belgeselde bana ilham veren isimler oldu, umarım Mimaroğlu da başka yönetmenlere ilham verir. Genel olarak filmin yeni şeyler yapmak için umut vermesini isterim. Kurmaca alanında bunlar çok daha zor tabii.

Film projenizi ortaya koymak için çıktığınız yolda yenilikçi fikirler vermesi açısından yolunuzu aydınlatan sinemacılar, sanatçılar kimlerdi?

Metin Erksan çok izliyorum, çok çalışıyorum. Keşke onun radikal orta metraj TRT filmleri toplu gösterilse. Altyazı dergisinin internet sitesinde onun hakkında yazdığım bir biyografi yazısı olacaktır, Roy Andersson’ı çok seviyorum. Mimaroğlu için 60’ların 70’lerin deneysel sinemacılarını çalıştım. Mimaroğlu için aklımda Jonas Mekas ve Chantal Akerman vardı hep. Yapımcım Dilek Aydın, kurgucum Eytan İpeker de deneysel filmlere yakınlar. Çok tartıştık, film için çok yararlı oldu. Bir derinliği olmayan cool ve formal denemeleri sevmiyorum. Deneysel sinemadan çok sey alan ama kalbi olan bir film düşledim ben. Müzik alanından da çok ilham aldım. Bir yandan soyut, akademik bir deneyselliği var bir yandan da neredeyse duygunun adını koyacağınız bir melankolisi.

Türkiye Sineması adına 2020 yılı ‘belgesellerin yılı’ oldu demek çok abartılı olmayacaktır. Filminiz ile aynı anda festivallerde seyirci karşısına çıkan Ah Güzel İstanbul, Maddenin Halleri, Atık Sözlüğü: Tanımların ve İmajların Geri Dönüşümü, Miss Holokost Survivor gibi birçokbelgesel daha sinemaseverler tarafından ilgi ile takip edildi. Belgesel filmlere yönelik artan ilgi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Belgesel bizim için giderek çok daha fazla önemli olmalı. Bunu bellek ve kaybolan, dağılan arşivler için yapmak lazım. Sosyal medya dışında gerçeğe ulaşmak zorlaştığı için yapmak lazım. Öte yandan bunu yaparken belgeselin çok yaratıcı bir form olduğunu da unutmamak lazım. Her tür görsel işitsel kaynağa açık. Öte yandan son yıllarda çok ilginç belgeseller gelmeye başladı, bunun devam edeceğini düşünüyorum. Kurmaca daha bilindik, güvenli yollardan giderken kısa ve belgesel çekenlerin sürprizlerine açık olun…

İlk film projeniz İstanbul’u Dinlemek isimli kısa metraj belgeselde de müzik ile ilişkili bir hikâyeye odaklandığınızı görüyoruz. Bir sonraki projeniz nedir? Yeni projenizin esin kaynağı yine müzik mi olacak?

Bir platform dizisi yazdım, yönetmenliğini Levent Çetin üstlenecek. Müzik sayesinde ayakta kalabilenlerin hikayesi. Müzik varsa umut var diyen, karanlıktan açılan ve dayanışma hikayeleriyle aydınlanan bir hikaye. Ama müzik dışından da projem var. Ece Ayhan için bir görsel sözlük. Ayhan’ın kavramları eşliğinde aykırı bir memleket tarihi. Bakalım.

Yorumlar