Ferhat Uludere

Havari Luka İncil’de İsa’nın çarmıha gerilmek için Golgota’ya götürülüşünü şöyle anlatıyor: “Askerler İsa’yı götürürken, kırdan gelmekte olan Simun adında Kireneli bir adamı yakaladılar, çarmıhı sırtına yükleyip İsa’nın arkasından yürüttüler. Büyük bir halk topluluğu da İsa’nın ardından gidiyordu. Aralarında İsa için dövünüp ağıt yakan kadınlar vardı. İsa bu kadınlara dönerek, ‘Ey Kudüs kızları, benim için ağlamayın’ dedi. ‘Kendiniz ve çocuklarınız için ağlayın. Çünkü öyle günler gelecek ki, kısır olan kadınlara, hiç doğurmamış olan rahimlere, emzirmemiş olan memelere ne mutlu!’ diyecekler. O zaman dağlara, `Üzerimize düşün!’ ve tepelere, `Bizi örtün!’ diyecekler. Çünkü yaş ağaca böyle yaparlarsa, kuruya neler olacaktır?”

Dört İncil içerisinde çarmıha gidişe dair en fazla bilgi Luka tarafından naklediliyor. İsa’nın yaşamı birinci derecede bir edebiyat konusu olmasından dolayı yazılan tüm romanlarda özellikle bu kısım biraz fanteziye kaçarak çoğaltılmıştır. İsa’nın sırtında çarmıhıyla Golgota’ya – ki sadece Yuhanna İsa’nın çarmıhını kendisini taşıdığını söyler – çıkarken bir evin kapısını çalıp su istediğinden ve biraz soluklanmak için bir eve dayandığından dem vurulur. İsa’nın dayandığı evin sahibi, İsa’nın uğursuzluğundan korktuğu için elini çekmesini ister.

Kazancakis, Halil Cibran ve daha birçok kişi yolda bunların olduğunu söyleyip İsa’nın peşinden devam ettirmişlerdir hikayelerini. İsa’ya ilişkin romanlar yazmış olanlardan sadece biri farklı bir yerden bakar Golgota’ya gidişe. Olayı birinci tekil şahsın ağzından şöyle nakleder.

“Bir gün kapımın önünde dururken, sırtında çarmıhı, düşe kalka giden bir yabancı gördüm. Bunu olağanüstü görülmemiş bir yanı yoktu; sık sık olurdu bu, çarmıha gerilecek olanları askerler bizim sokaktan götürürlerdi; bizim sokak oraya çıkardı. Görebildiğim kadarıyla, adamda bir acayiplik yoktu. Solgun ve yorgundu; çok bitkin görünüyordu. Hiç kuşku yok ki, bundan ötürü durdu, benim bulunduğum yerin biraz ötesinde, evimin duvarlarına yaslandı. Bundan hoşlanmadım. Neden böyle yapıyor diye düşündüm. Hüküm giymiş bir adam, böyle mutsuz bir adam evime dayanırsa bir talihsizlik getirebilirdi bize. Bundan ötürü çekilmesini söyledim ona. Duvarımdan ve onu orada görmek istemediğimi bildirdim.

“Sonra benden yana döndü, yüzünü görünce anladım ki, sıradan biri değildi bu adam… Özel bir yanı olması gerekirdi. Ama beni böyle bir düşünceye iten neydi, söyleyemedim. Şunu kesin olarak diyeyim ki, yüzünün anlatımı genellikle öfkeli değildi, hiç değildi, yumuşaktı, munisti. Ama benim sözüm üzerine değişti, deminki gibi değildi artık; güçlü ve hiç unutamayacağım bir korkunçluktaydı. ‘Başımı evine dayadığım için ruhun hep kutsuz kalacak’ dedi.

“Şaşırmış ve rahatsız olmuştum, sanki bir uğursuzluktu bu. Askerler sadece gülümsediler, itelediler onu, onlarda burada durmasını istemiyorlardı, zorladılar bu yüzden. Ama o çarmıhıyla birlikte gitmeden önce gene bana döndü ve tehdit edercesine, ‘benden bunu esirgediğin için benden daha büyük bir ceza çekeceksin: Hiç ölmeyeceksin. Bu dünyada sonsuzluğa değin dolaşacaksın ve hiç huzur bulamayacaksın.’ dedi… ”

Belki de İsa’yı edebiyat malzemesi yapan yazarlar arasında bir tek Pär Lagerkvist İsa’nın peşinden gitmek yerine, Tanrı Gelini Sibly adlı romanında anlattığı gibi İsa tarafından lanetlenen adamın hikayesine odaklanır. Diğer yazarlar gibi o da iyi ve kötünün hiç bitmeyen, sonsuza dek sürecek mücadelesini anlatsa da, hep bakacak başka bir yer bulmuştur.

Kazancakis İsa’nın insan olan yanını ortaya koymak, Halil Cibran Tanrı’ya daha da yaklaşmak için İsa’yı anlatırken Pär Lagerkvist, iyi ve kötünün mücadelesinde iyinin yanında dururken, diğerlerinden farklı olarak ilahi ve kutsanan bir iyiden bahsetmez. Tanrıdan yardım bekleyen karakterler yerine hayatın anlamı ve insanın iyi kötü karşısındaki varlığından dem vurur. Hıristiyanların tanrısının doğduğu andan itibaren günahkar ilan ettiği insanı, benzeri hümanist aydınlar gibi günahsız olarak ele alır ve insanlar dünyaya geldiklerinde kirlenmeye başlarlar… Tanrı ve insan arasındaki ilişkinin hiçbir zaman gerçek ilişki olmadığı üzerinden hareket eder ve zaten aynı kitapta Tanrı’yı tanımlarken onu için şunları çok açıklıkla söyleyecektir. “Tanrı acımasızdır. En insansal olmayan şeydir o. Vahşidir. Apansız vurur insana, tüm zulmünü ortaya çıkartarak. Ya da aşkını. Her şey gelebilir ondan. Tanrısal olan insansal değildir. Yabancıdır, tiksindiricidir, deliliktir o. Uğursuz tehlikeli ve sakınılmaz.”

Bahsi geçen farkı sadece de Tanrı Gelini Sibyl adlı kitapla ortaya koymaz Lagerkvist. Cüce ile birlikte yazarı dünyaya tanıtan eseri olan 1950 tarihli Barabbas’ta da aynı farkı gösterecektir.

1961 yılında Richard Fleischer tarafından sinemaya da uyarlanan eserde İsa yerine bu sefer de halkın önünde baş kahinler tarafından salınıveren katilin hikayesini anlatır. Hatta İncil’in aksine romanında Barabbas’ı içine kapanık, başkalarından çok kendine inanan, güçlü bir karakter olarak çizer. Güçlü olmasına rağmen iman etmeye son nefesinde karar verir.

23 Mayıs 1891 yılında İsveç’in Växjö şehrinde dünyaya geliyor Pär Lagerkvist, Burası dünya tarihinin eski yerleşim yerlerinden biri olsa da, arka arkaya yaşadığı yangınlar ve Danimarka sınırına yakınlığı nedeniyle bir türlü gelişmiş şehirler arasına giremeyen kenttir. Kenti baştan başa yakan son yangından elli yıl sonra dünyaya gelir Lagerkvist. Köylü bir ailenin çocuğu olarak büyür. Babasının gar şefi olmasından dolayı uzaklara, önünden geçen trenlerin gittiği uzaklara takılır gözü ve çocukluktan beri aklının bir kenarına asılıp kalır uzaklara gitme fikri. Öğrenim için kentin dışına çıkar ilk önce. Ardından tüm Avrupa’yı dolaşır. Orta sınıf dindar bir aileden gelmesi sebebiyle başlarda yakınlık gösterdiği dinden, öğrenim sırasında edindiği modern düşünceyle birlikte yavaş yavaş uzaklaşır. Sosyalizm düşüncesinden etkilenir ve radikal sosyalist düşüncelere yakınlık duyar. Ama bu yakınlık hiçbir zaman militarist bir hareket içine sürüklemez onu.

“Tanrı acımasızdır. En insansal olmayan şeydir o. Vahşidir. Apansız vurur insana, tüm zulmünü ortaya çıkartarak. Ya da aşkını. Her şey gelebilir ondan. Tanrısal olan insansal değildir. Yabancıdır, tiksindiricidir, deliliktir o. Uğursuz tehlikeli ve sakınılmaz.”

1912 yılında ürünler vermeye başlayan Lagerkvist’in ilk yazın dönemi hayal kırıklıkları üzerine kuruludur. Bu dönemde şiir, tiyatro ve teorik alanlarda çalışmalar yapar. Karamsar ve karanlık şiir dilinin yanında, faşizme karşı saldırgan yapıtlar kaleme alır. Devam eden dünya savaşının getirdiği gergin ortamın içerisinde hayatın anlamını sorgulamaya yönelen yazar, milyonlarca insanın savaşta öldüğü bir dünyada hayatın anlamının olamayacağı konusunda yargıya vararak yazınsal olarak farklı yerlere doğru ilerlemeye başlar. Devam eden savaş sonrasında yükselen milliyetçi düşüncenin insanlığın başına bela olacağını sıklıkla belirten metinler kaleme alsa da söylediklerinin doğruluğu kanıtlanana kadar pek itibar görmeyecektir.

Yazınsal döneminin ikinci kısmı olarak niteleyebileceğimiz süreç 1944 yılında başlar. Dünyanın dört bir yanında tanınmasını sağlayacak romanı Cüce bu yıl yayımlanır. Avrupa’da dünya tarihi yeniden yazılırken ve Nazi İmparatorluğu dünyaya dehşet saçmış ve çöküşe geçmişken yayımlanan bu romanın getirdiği ün sayesinde Lagerkvist’in eski yapıtları yeniden incelenir. Faşizm tehlikesini erkenden görüp insanlığı uyardığı çok geç olsa da anlaşılmıştır, ama bu uyarı artık bir şey ifade etmez.

1944 yılında yayımlanan Cüce önemli bir eleştiridir. İnsan hırsının neler yapabileceğinin tüm kanıtlarını taşır yapıt. Daha romanın girişinde kendini anlatırken bedensel anlamda kendiyle benzeşenlere karşı duyduğu kini de ortaya koyar cüce.

…Komiklikler yapmaya elverişli değildir suratım. Hiç gülmem. Soytarı değilim ben. Ben bir cüceyim, başka bir şey değil, o kadar…

“…Cücelerin çoğu soytarıdır. Efendilerini ve onların konuklarını güldürmek için maskaralıklar, hokkabazlıklar yaparlar. Ben bu gibi şeylerle kendimi aşağılamadım hiç. Kimse de benden böyle şeyler istemeye kalkmadı. Suratıma bakınca anlarlar isteyemeyeceklerini. Komiklikler yapmaya elverişli değildir suratım. Hiç gülmem. Soytarı değilim ben. Ben bir cüceyim, başka bir şey değil, o kadar…”

Cüce, hemen hemen aynı dönemde yayımlanan Canetti’nin romanı Körleşme’deki cüce karakteriyle benzerlik gösterse de, ikisi de aynı şeyi işaret etmektedir; hırs ve tutkunun insanlığa vereceği zararlara. Bunun yanında savaş ve savaş sonrasında alışılagelmiş efendi – köle ilişkisinin nasıl yer değiştirdiğini de göstermek açısından dünyanın sayılı yapıtları arasında yer almışlardı. Çünkü savaş, efendiler ve köleler arasında ilişkiyi en alta indirip kölelerin efendileşmesine sebep de olmuştur. Hatta orta sınıf ahlak kurallarının da yeniden yazıldığı bir dönemi de işaret eder.

1951 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’yle onurlandırılan ve 1974 yılında hayata veda eden Par Lagerkvist Türkiye’de çok tanınan bir yazar değil. Hatta yirminin üzerinde yayımlanmış yapıtı bulunan yazarın Türkiye’de yayınlanan kitapları Cüce, Yeryüzü Sürgünü, Tanrı Gelini Sibyl bile yazarın edebi değeri hakkında önemli ipuçlarını barındırır.

Yorumlar