Beril Erbil

Kendini sosyal konulara kafa yoran bir filozoftan çok bir şair olarak tanımlayan Henrik Ibsen, yazdıklarında genel olarak insanlık problemlerini yansıttığını söylemişti 1898’deki bir konuşmasında. Diğer tüm problemlerle birlikte kadın sorununun çözülmesini de istediğini belirtmişti. Görevinin insanlığı tanımlamak olduğunu söylerken bu tanımın olabildiğince gerçekçi olmasının öneminin altını çizmişti. Bu tanım olabildiğince gerçekçi olmalıydı ki okuyucu ve seyirci şairin anlatmaya çalıştıklarını içtenlikle sahiplenebilmeliydi. Bu sahiplenme ve içsel yorum okuyucu veya seyircinin deneyimlerine ve kişiliğine göre şekillenecek, aynı zamanda okuyucu ve seyirciyi de şair yapacaktı. 

Henrik Ibsen

Ibsen, insanlığı tanımlamaktan bahsederken disiplin ve kültürün yükseltilmesiyle birlikte ülkesini daha ileriye götürmeyi ve daha yüksek standartlara ulaştırmayı arzuluyordu. Bunu yapabilmek için ise en ağır bedelleri ödeyenlerin anneler olduğunu söylüyor; yalnız ve yalnız annelerin ve kadınların bunu yapabileceğinden söz ediyordu.

Henrik Ibsen 1828 yılında Norveç’te doğmuş önemli bir oyun yazarı ve şair olarak bize çok önemli kadın karakterler bıraktı. Bu karakterler kendi hayatından bağımsız değildi. Hayatındaki ve ailesindeki kadınlardan esinlerle yarattığı karakterleri döneminin yaşayışını okura ve seyirciye gösterirken Ibsen eleştirel gerçekçiliği tiyatroya taşıdı ve çağdaş tiyatronun kurucuları arasında gösterildi. 

Kendi babaannesi zamanının çok ötesinde bir kadın iken, hayal dünyasının gelişmesinde annesinin büyük katkısı olmuştu. Ancak Ibsen, eleştirdiği toplumla bir sayılabilecek bir ailede yaşıyordu ve onun ailesinde de kadınlar kendi hayatlarının sorumluluğunu tam anlamıyla üstlenememiş, uyanışlarını gerçekleştirememiş durumdaydılar. Annesinin depresyona girişi, bu sebeple babasını affedemeyişi ve belki de hayatta kurduğu en önemli bağın annesiyle oluşu Ibsen’in hayatını ve yaratımını derinden etkilemişti.

Batı tiyatrosu üzerinde önemli etkisi olmuş, 19. yüzyıl bireylerinin içsel gelgitlerini, toplumsal çıkmazlarını başarıyla ortaya koymuş biri olan Ibsen’in bir kitap satış sitesinde yazılı şu sözleri ise onun gerçek etkisini tüm tezatlığıyla ortaya koyar nitelikte.

“Yeni bir evrenin yaratılışına katkısı olanların başında geldiğim söyleniyor. Bense, tam tersine, yaşadığımız çağın birçok nedenden ötürü ancak birtakım yeni şeyler doğurabilecek, sona ermiş bir çağ olarak nitelenebileceğine inanıyorum.”

Bu söz üzerinde düşünmeye değer gibi geliyor bana. Sözü birkaç defa okuduğunuzda cümlelerin birbiri içindeki etkisini hissetmemek mümkün değil. Ibsen kendisi hakkında söylenenlerin aksi olduğunu iddia ederken aslında söylenenin ta kendisi olduğunu da söylemiyor mu?

Hayat-ölüm-hayat döngüsü yaşamlarımızın her zaman içinde. Ancak biz hayata ve ölüme belki de sadece ilk akla gelen anlamlarıyla baktığımızdan -yani birçoğumuza göre ölüm için bu dünyayı terk etmek, hayat için bu dünyaya gelmek gerekli olduğundan – yaşamımızdaki hayat-ölüm-hayat dengelerini ıskalıyoruz.

Doğa da bize bu döngüyü sunuyor. Ne zaman çiçeklerini ve yapraklarını döküp derin bir sessizliğe bürünse ardından ilkbaharla birlikte yaşamı müjdeliyor. Öldürdüğünü yeniden var ediyor, yeniden var olanın daha iyi olması ve büyümesi için ölümüne ve yenilenmesine izin veriyor. Bu denge böyle sürüp gidiyor.

İnsan da böyle. Ölmek için her zaman bu dünyayı terk etmek zorunda değil. Hatta yeni bir hayat kurmak için varsa bir sonraki hayatını beklemek durumunda da değil. 

Bugünün aksayan noktaları hayatın bize öldürmemiz gereken yerlerini fısıldıyor olabilir. Yenilememiz gereken ilişkilerimizden, değiştirmemiz gereken bakış açılarımızdan, farkına varıp derinleşmemiz gereken noktalardan haber veriyor olabilir.

Her şey sinyalleri görüp uyanarak başlıyor. Farkına vararak başlıyor.

Henrik Ibsen’in Nora karakterini sevme nedenlerimden biri bu. Nora, Ibsen’in 1879’da yazdığı Bir Bebek Evi adlı oyununun baş kişisi. 

Nora-Bir Bebek Evi, İBB Şehir Tiyatroları tarafından gerçekleştirilen temsilden bir sahne, Oyuncular: Yeşim Koçak, Mert Tanık

Oyunun başlarında Nora, yenilenmenin, başkaldırının sembolü olamayacak kadar sıradan bir kadın. Kocasını seven, çocuklarıyla birlikte evdeki hayatı devam ettiren, evin neşesi olan ama erkek işine karışmayan, yaptığı şeyleri ailesinin iyiliği için yapan, bu uğurda gerektiğinde ufak tefek sırlardan da kaçınmayacak bir kadın. Herkesin onun büyük işler beceremeyeceğine inanmasından yorulmuş olsa da hayat enerjisini kaybetmemiş biri Nora… Ama kurduğu düzeni seviyor, öyle büyük ve “gözü dışarıda” hayalleri yok. Sevgiyle yaşayıp sevilmek isteyenlerden, hayat kararlarını sevgi ekseninde alanlardan…

Nora’nın farkına varış anı tam da bu sevgideki sarsılmayla, inandıklarının aslında orada olduğunu görememesiyle ortaya çıkıyor. Nora var sandığı sevgiyi olması gereken yerde bulamıyor. Ve o an tüm hayatı yeniden anlamlanıyor. Nora eskiden olageldiği ve o an olduğu “ben”ini fark ediyor, o “ben” ile nelerden vazgeçtiğini, babasına, kocasına, ailesine bağlılıkla ama kendisinden uzak bir hayat geliştirdiğini fark ediyor. Ve o “ben”i bırakmaya, yeni bir “ben” aramaya karar veriyor Nora. Bunun için vazgeçmesi gerekenlerden vazgeçmeye, ardında bırakması gerekenleri ardında bırakmaya hazır hissediyor ve çarpıp kapıyı çıkabiliyor. Çıkıyor. Kocasını ve çocuklarını ardında bırakıyor. Eski Nora’yı öldürüp yeni bir Nora doğurmaya gidiyor.

İşte Henrik Ibsen, gerçekçiliğiyle birlikte sona ermekte olan bir çağın çürümüşlüklerini gözler önüne sererken bir aydınlanmanın, bir uyanışın fitilini ateşliyor. Yeni bir dünya yoktan var edilmiyor ama ilmek ilmek söküp yenileyerek değişiyor dönüşüyor. 

Ibsen, 19.yüzyılda farklı karakterleriyle birlikte insanlığa yeni bir kadın çiziyor. Toplumsal cinsiyet kalıplarından sıyrılıp değişimin olabileceğinden bahsediyor. Bir ışık yakıyor. Biten bir çağdan tüm tutucu tepkilere rağmen yeni bir mümkün yaratıyor.

Değişim, dönüşüm, uyanış kelimelerinin pek çok duyulduğu şu günlerde yeniden Ibsen’i okurken hepimizin hayatlarına bakması, görünenin ardında neyin olduğunu sorması büyük önem taşıyor.

Yorumlar