Tayfun Poyraz


Hollywood’u anlatacak, övecek ya da eleştirecek bir yer varsa bunu yalnızca Hollywood yapabilir. Son yıllarda iyi hikaye bulma sıkıntısı yaşayan günümüz Hollywood’u artık biyografilere ve altın dönemlerini anlatan yapımlara sarmış durumda.

Kült yönetmenlerden Tarantino’dan sonra David Fincher da bu akımla karşımıza çıkıyor. Ancak Fincher diğerleri gibi Hollywood güzellemesinden çok, biraz daha sert bir eleştiri yapmayı tercih etmiş gibi duruyor. Stüdyo patronlarının acımasızlığı, halk yoksullaşırken belli bir zümrenin zenginleşmesi, sinemanın siyasetle olan iş birliği ve manipülasyon gücü açık açık hikayenin içine yedirilmiş. Filmin asıl konusu, sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak gösterilen Yurttaş Kane filminin yazım süreci olsa da asıl derdinin bu olmadığını çok belli ediyor.

Filmin tek amacı Hollywood’un altın çağı eleştirisi mi?

Filmde altın çağın eleştirisi neredeyse propaganda boyutuna varacak kadar yapılsa da tek amacı bu değil. Dönemin dahi yazarı olarak görülen Herman Mankiewicz’e yıllar sonra da olsa hakkını vermek.

O dönemde sosyalist olduğu için sürekli dışlanan ancak dahi olduğu için de vazgeçilemeyen bir yazardır Herman Mankiewicz. Geçirdiği kaza sonrası tamamen yalnız kaldığında Orson Welles, bir film yazması için tüm imkanları önüne sunar. Kısa zamanda çok iyi bir senaryo yazmalıdır. Hikayenin başında senaryoda isminin olmamasını isteyecek kadar isteksiz başlayan yazma süreci bir başyapıta dönüşür ve tabii ki senaryoda isminin geçmesini ister.

Tüm kayıtlarda filmin ortak yazıldığı geçse de Mankiewicz’in filmi tek başına yazdığının belgesi olarak yer alıyor Mank. Filmin sonunda o yıl düzenlenen Oscar ödül töreni ve sonrasında Mank’in elinde ödülüyle yaptığı konuşmanın kaydı da yer alıyor. O konuşmada filmi tek başına yazdığını anlattıktan sonra “Orson’un adı neden var?” sorusuna verdiği alaycı cevap da tarihe not düşülebilir cinsten.

Filmin iyi ve kötü yanları neler?

Filmin hikayesi ve kurgusunun çok iyi olduğu söylenebilir. Ancak bir biyografi ve dönem filmi olduğu için oldukça sıkıcı bir film. Bir kere siyah beyaz bir film olması sıkılmak için yeterli bir neden sayılabilirken bu filmin bir başka özelliği daha var. Görüntü ve ses kalitesi.

Görüntüler ve ses tam anlamıyla 1930’ları yansıtıyor. Bu teknik çok eleştirilse de filme gerçek bir belgesel havası katıyor. Ayrıca filmin sonundaki gerçek kayıtlarla neredeyse aynı olduğu için güzel bir atmosfer oluşturuyor. Ama övülecek bir özellikmiş gibi bahsetmiş olsam da bu özelliği filmi izlemeyi oldukça zorlaştıyor. Dönem filmleri sevenler için gerçek bir şaheser olabilir ve iki saatlik süre su gibi akabilir. Siyah beyaz filmleri sevmiyorsanız, film izleme keyfiniz işkenceye dönüşebilir.

Filmin oyunculuk performansında da biraz problem var gibi görünüyor. Gary Oldman, filmdeki tek iyi oyunculuk denebilir. Her ne kadar karakterin ruhu yokmuş gibi oynasa da diğer karakterler o kadar kötü ki Oldman’ı parlatıyor her biri. Belki biraz önce söylediğimiz belgesel atmosferi yaratılmak istenmesinden kaynaklı bilinçli bir şey de olabilir bu.

Yorumlar