Elif Hamitoğlu

Çok satanların cazibesine hepimizin kapıldığı zamanlar olmuştur. Kendimi bildim bileli çok satanlardan ve popüler kültür ürünlerinden uzak durmak istedim. Bunu diğerlerinden ayrışmak adına mı yaptım, yoksa ortalığın biraz dinmesini mi bekledim, bilmiyorum. Lakin sosyal medyada sürekli karşıma çıksa da, popüler kültüre olan itirazıma rağmen Momo’ya başladım ve kulaklarımı tüm yorumlara kapattım. Yorumlara bakmamamın temel sebebi kitaba dair daha fazla ön yargı edinmek istemememdi…

Momo bazı kitapçılarda çocuk raflarında yer alsa da Michael Ende’nin yarattığı romanın kesinlikle yaşı yok. Bence kitabı özel kılan en önemli özelliği bu; belirli bir kitleye ya da yaş grubuna hitap etmemesi. Benim okuduğum Momo, Pegasus Yayınları tarafından yapılan baskıydı ve çizimler yazara ait olan kitabı Leman Çalışkan çevirmişti.

Öncelikle şunu söylemek isterim ki, Momo, Michael Ende’ye Alman Gençlik Edebiyatı ödülü getirmiş bir roman. Kırktan fazla dile çevrilmiş ve birçok kez de sinemaya uyarlanmış. 1986 yapımı olan Momo’yu izlediğimde kitabın en can alıcı noktalarının dış ses olarak verildiğini gördüm ki bu cümleler kitabı okurken çoğumuzun altını çizdiği cümleler olduğuna eminim. Eğer hayalinizdeki atmosferin dağılmasından endişe etmiyorsanız filmi de izleyebilirsiniz.

Romanı okurken düşünmeden edemediğim birkaç soru var… Bunlardan biri Michael Ende Momo’yu yazmadan önce zamanı mı yazmak istemiş yoksa kitabın sonunda ve filmin başında anlattığı gibi gerçekten de her şey bir yolculukta ona anlatılmış mı?

Bir yazar zamanı yazmak isterse nereden başlayacağına nasıl karar verir? Biliyorum ki Ende masasına oturmuş ve plan yapmadan yazmaya başlamış. Çocuk kitabı yazarı olarak anılmaktan hoşlanmayan Ende, II. Dünya Savaşı’na tam olarak tanıklık etmiş. Yaşanılan her tecrübenin eserlere etki ettiğini düşünen biri olarak, bunu okuduğumda Momo ile zaman hırsızlarının arasındaki savaşı düşünmeden edemedim. Kitaba daha ayrıntılı bir gözle bakarsak; kitap üç kısımdan oluşuyor. Hikayeye başladığımızda Momo’yu, yaşadığı çevreyi ve arkadaşlarını tanıyoruz. İkinci kısımda ise, duman adamları ve zamanı kendi elleriyle yok eden insanları okuyoruz. Üçüncü kısım ise tahmin edileceği gibi, olayların çözümü, Momo’nun tüm insanlar adına çalınan zamanları kurtarması gibi olaylar yer alıyor.

Bir durum hikayesini, bir olay hikayesine nasıl çevirirdik diye sorsalar Momo’yu örnek gösterirdim. Çünkü kitap boyunca okuduğumuz şey aslında hepimizin yaşadığı durumlar; birbirimizi dinlemediğimiz, dinleyemediğimiz, dinlemek için değil de cevap vermek için dinlediğimiz, sürekli dillerimizden düşmeyen zaman sorunlarımız, hep yoğun hep aceleci tavırlarımız ustalıkla ele alınmış. Güzel bir hikayeyi okuyor gibi hissetmektense, zamanı nasıl da çarçur ettiğim, olup olmadığından bile emin olmadığım gelecek için duyduğum endişe ile yüzleştim. Bugünlerde küçük bir çocukla vakit geçirirseniz ona bir şey anlattığınızda nasıl da gözlerinizin içine bakarak sizi dinlediğini, oyun oynarsanız da o an sadece oyun oynadığını ve tam anlamıyla orada bulunduğunu gözlemleyebilirsiniz. Dolayısıyla Momo’yu çocuklardan çok, biz yetişkinlerin okuması ve üzerine düşünmesi gerektiğini düşünüyorum. Momo’nun zamanın kaynağına ulaştığı bölümde geçmiş, şimdi ve geleceğin bilmecesi ve çözümü çok dolaysız ve anlaşılır anlatılmış.

Momo’nun kendi zamanına, yüreğine gittiğinde duyduğu müziği duyuyormuş gibi okudum. Yarattığım duman adamlarımı düşündüm bir ara, onları nasıl yok edeceğimi, benden ne kadar zaman çaldıklarını ve çalacaklarını. Duman adamları hem biziz hem diğeri. Hem bizim birer parçamız hem de bizden zamanımızı çalan ötekiler. Onları biz yarattık ve bizler besliyoruz.

Kitapta “zaman yaşamın kendisidir ve yaşamın yeri yürektir” cümleleri ara ara tekrar ediyor. Kitabın asıl önermesi de bu. Ancak bu etkileyici cümlelerin yanı sıra benim de altını çizdiğim satırlar oldu. Yolumuzu kaybettiğimiz veya kaybettiğimizi sandığımız anlarda açıp açıp okunası bir cümle: Yol benim içimde.

Aslında hiçbirimiz, hiçbir zaman kaybolmuyoruz sadece yüreğimize bakmayı unutuyoruz. Endişelerimiz duman adamlarımızı besliyor. Zamanımıza hükmedemiyoruz. Oysa zamanımıza hükmedersek gücümüz sınırsız olucak. “İnsanların zamanına hükmedenin gücü sınırsız olur.” Hükmetmek, güç, sınırsızlık bunlar gözümüzü korkutuyor. Momo’da çok korkuyor zaman hırsızlarıyla savaşacağı zaman ama Horo usta ve kaplumbağası Momo’ya fısıldıyor; “Korku büyük ama cesaret daha büyük.”

Kim bilir belki bir gün bende Horo ustayla karşılaşır ve kendi zamanıma, yüreğime gidebilirim; belki de Horo ustayla karşılaşmama gerek kalmadan giderim yüreğime…

Yorumlar