Ferhat Uludere

Geçtiğimiz yüzyılın başında sadece Fransa’nın değil tüm dünyanın en önemli yazarlarından Andre Gide, posta kutusuna gelen mektupları alıp çalışma odasına gittiğinde neyle karşılaşacağını henüz tam olarak bilmiyordu. Genç yazarların şiirleri, hayran mektupları ve kınama yazıları ardından kendinden küçük olmasına karşın arkadaşı olan Arthur Cravan’ın kısa mektubuyla karşılaştı. “Sayın Gide, rahatsız ettim ama boksu edebiyata yeğlediğimi bilmenizi isterim…” diyordu Cravan mektubunda. Gide muhtemelen gülüp geçti bu nota, çünkü Cravan böyle acayiplikleriyle meşhur bir insandı. Kimsenin aklına gelmeyecek sorular soran, kimsenin yapmayacağı şeyleri yapan; eğlenceli bir serseri, ciddiyetsiz bir alkolikti, ya da aklınıza gelebilecek tüm kötü sıfatları taşıyordu üstünde. Ama şairdi, hatta yüzyılın başında Fransa’nın yaşayan en önemli şairleri arasında gösteriliyordu ki, işte sadece bu bile mektubun ciddiyetini ortaya koymaya yeterdi.

Andre Gide o gün o mektubu ne kadar ciddiye aldı, ya da oturup Cravan’a ne yanıt yazdı bilmiyoruz. Ama 23 Nisan 1916 tarihinde Fransa’da düzenlenecek olan garip bir boks maçının duyuruları ortalığa dağılmıştı bile…

1908 yılında ilk kez, bir siyahi Dünya Ağırsiklet Boks Şampiyonu olmuştu. Tüm dünyanın ayakta alkışladığı bu başarı Amerikan halkını tedirgin etmişti. Çünkü yasalar köleliği çoktan kaldırmış olsa bile Amerikan halkının ortak bilincinde siyah ırk hâlâ köleydi. Jack Jackson adındaki bu adam ırkının musallat olan kötü yazgıyı kırmış ve tüm baskı ve engellemelere rağmen altın kemeri beline sarmıştı. Hatta bu kemer 14 yıl belinde kalacaktı Jackson’ın. Ama bu kemer zaten tetikte bekleyen ve başarısını hazmedemeyen beyaz ırkı daha da bir ateşlemişti. Hiçbir beyaz onu alkışlamadı. Hatta engel olmak için yoluna hep sorunlar çıkardı. Sydney’de çıktığı maçın 14. raundunda polis ringe çıkarak maçı bitirmişti. Sebep belliydi. Jackson’un bir beyaz boksörü linç etmeye kalktığını düşünüyordu polis, ama Jackson sadece bir sporcu olarak ringdeydi. Kazanmak için de rakibini yumrukluyordu. Jackson iki ırkı kaynaştırmak için iki defa beyaz kadınlarla evlendi ama kimseye yaranamadığı gibi bu evlilikler sonucunda kendi yandaşlarını da kaybetti. Karısıyla yolculuk yaparken uydurma bir bahane ile tutuklanmasının ardından ülkesi Amerika’yı terk etti ve Fransa’da yaşamaya başladı. 1916 yılında kendine alenen meydan okuyan Arthur Cravan adındaki şairin çağrısını kabul edip ringe çıkacaktı. Her şey hazırlanıp beklenen gün geldiğinde; ringin bir köşesinde altın kemer sahibi eski bir dünya şampiyonu, diğer köşesinde ise kabul edildiği tüm akımları reddeden ve artık şiiri bırakmış bir şair; Arthur Cravan duruyordu. Hakemin işaretiyle maç başladı. Maçın daha birinci raundu bitmeden şair kan içinde kalmıştı. Jackson’un sert bir yumruğu eli ringin ortasında sendeledi ve yere yığıldı. Rakibine doğru dürüst bir yumruk bile atamamıştı daha. Kaşı açılmış dudakları patlamış bir halde yerde yatarken gözlerini aralayıp baktığında hakemin başında saydığını gördü. Hakemin işareti ile başlayan bu mücadele şairin daha ilk raunda nakavt olmasıyla son buldu. Jackson yenginin şarkılarını söylerken, Cravan kendisini sedyeye bindirmeye çalışan sağlık görevlilerine tavşanlar hakkında ipe sapa gelmez fikirlerini anlatıyordu.

Kanlar içinde sedyeyle ringin dışına alınırken taraftarların alkışladığı, yuhaladığı, bağırdığı insan aslında 22 Mayıs 1887 tarihinde Avrupa’nın en önemli kentlerinden biri olan, hatta uzun yıllar Türk topraklarında medeniyetin, görgünün ve modernizmin başkenti olarak görülen Lozan’da iki çocuklu orta sınıf bir ailenin ikinci oğlu olarak dünyaya gelen Fabian Avenarius Lloyd idi. Arthur Cravan onun isimlerinden biriydi sadece. 1912 yılında sevgilisi Renee Bouchet için almıştı Arthur Cravan ismini. Bouchet, Fransa’nın küçük bir kasabası olan Cravans’ta dünyaya gelmişti ve onun geldiği kasabanın anısını yaşatmak için şaire soy isim oldu bu kasabanın adı. Ama neden başka bir isim değil de Arthur ismini aldığını kimse bilemedi. Edebiyat dünyasında geçer akçe bu isim olsa da o isimlere, kimliklere önem vermedi. İsviçre vatandaşı olarak gözüktüğü yıllarda vatandaşlığın, devletin bir insana verdiği kimliklerin, ulusalcılığın ve millet kavramının saçmalığını insanlara göstermek için tam yirmi ayrı ülkenin vatandaşı oldu. Ama yirmi ayrı insan olarak değil, tek bir insan olarak. Bu vatandaşlıkların ne kadarı gerçek şu an bilmiyor. Çünkü, şairlik ve boksörlük yanında Cravan’ın birçok sahte kimliği, pasaportu ve belgeleri olduğu biliniyor. Hatta bu sahte belgelerle Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda Avrupa ve Amerika kıtalarını boydan boya dolaşmış ve her gittiği ülkenin vatandaşı olara kendini görmüştü. aslında yapmak istediği tek bir ülkeye ait olmadığını herkese kanıtlamaktı. Çünkü o bir dünya insanı olmak istiyordu. Bir bilinmez gibi oradan orayı dolanarak; insanların acılarına tanıklık etmek, insanların yaşamlarını birinci elden görmek istiyordu.

Fransız entelijansının burnu havada bohem sanatçılarının arasına girmek için şairler, yazarlar hatta okurlar can atarken, o onlardan kaçmak için ellinden geleni yapıyordu. Cravan her yerde aynı şeyi haykırıyordu. Sanatın yararsız ve ölü olduğunu, çürümüş bir toplumun dışavurumu olduğunu ve yerini kişisel eylemin alması gerektiğini savunuyordu… Daha sonra Birinci Dünya Savaşı olarak anılacak olan savaş huzur içinde yaşayan Avrupa’nın üzerine bir karabasan gibi çökmeye hazırlanırken sanatı tekelinde bulunduran burjuva bohemler olup bitenle hiçbir şekilde ilgilenmiyor ve sanatsal çalışmalarına devam ediyordu. Sanat, dünyadan yavaş yavaş kopuyordu sanki. Bu süreçte Cravan dünya ile olan ilişkisini kesmedi. Savaş nasıl dünyanın üzerine çökmüşse, Cravan laneti de sanat ve sanatçılar üzerinde bir karabasandı. Zaten onun şiiri bıraktığı yıl Hugo Ball ve arkadaşları 5 Şubat 1916’da İsviçre’nin Zürih kentinde Cabaret Voltaire’i açmışlardı. Avrupa’nın birçok ülkesinden akın akın sanatçıların geldiği bu lokalde Arthur Cravan’ın bireysel anlamda sanata yağdırdığı lanet teorize edilecek ve sanatçılar arasında gerçekleşen bir eylem hareketine dönüşecekti. Daha sonra kendilerine Dadaist, hareketlerine de Dadaizm diyecek olan bu sanatsal örgütlenme içine Cravan’ı almak istese de o bu kavramın da altına girmeyi reddedecekti. Çünkü o anarşistti ve bayrağın olduğu bir yerde kimse anarşizmden söz edemezdi. Bu bayrak Dadaistlerin bayrağı bile olsa…

1916 yılında sanatı ameliyat etmeye çalışan Dadaistlerin arasına da katılmayan Cravan, yazdığı şiirlerinde gelenlikle kaba bir coşkuyu kullandı. Provakatif yanı ağır basan bu yapıtlar anarşist olduğu kadar didaktiktiler ve sosyal olaylardan bahsediyorlardı. İlk olarak Sürrealizm hareketin öncülerinden olan Breton’un ve Breton çevresindeki entelektüel dünya farkına vardı onun ve Cravan adındaki bu adamın kim olduğunu araştırmaya başladıklarında karşılarına garip bir isim çıktı; Oscar Wilde… Cravan, Cravan olmadan önce Oscar Wilde’ın karısı Mary Lloyd’un yeğeniydi. Eşcinselliği Paris çevresinde nam salmış bile olsa o halasının evlendiği adama hayranlığını hiç gizlemedi. Hatta bazı yazılarının altına biraz da pervasızlıkla kendi ismi yerine Oscar Wilde imzasını attı. 1913 yılında yazdığı bir yazıya yine Oscar Wilde imzası atması biraz tartışma da yarattı. New York Times Wilde’ın Cravan’ın bir yazısından hak iddia ettiğini yazması durumu biraz karıştırsa da, yerel çevreler onların hiç karşılaşmadıklarını savundular. Ama tabii Arthur Cravan’ın Oscar Wilde hakkında söylediği sözler de hiç karşılaşmamış olmalarının imkansız olduğunu gösteriyor sanki.

“Oscar Wilde’a hayrandım, çünkü iri bir hayvanı andırıyordu; sadece bir su aygırı gibi sıçarken hayal edebiliyordum onu ve bu imge doğruluğu ve saflığıyla büyülüyordu beni…” diyordu eniştesi hakkında Cravan.

Renee Bouchet için ismini değiştirse de onunla evlenemedi Cravan, 1918 yılında Mina Loy ile evlenene kadar da bekar yaşayacak ve Fransa’yı yazdıklarından çok yaptıklarıyla sarsacaktı.

Sadece kadınların davetli olduğu bir konferans düzenledi ve konferansta çırılçıplak soyundu, özellikle basına ve yakın arkadaşlarına ağır hareketler ettiği için insanlar tarafından reddedildi. Boksör olması Jack Johnson’a sökmese de Fransa’nın sanat ortamında epey bir işine yarıyordu, çünkü hakaret ettiği insanların hiçbiri kendisine karşı gelemiyor, gelenleri de haklamayı başarıyordu. Bunların hepsini sarhoşken yapıp sarhoşluğa sığınsa da Cravan’ın ruhu aslında yaşadığı her şeyi reddediyordu. Zekasıyla, şiiriyle insanları etkilediği gibi yaptığı her şey de takip ediliyordu. 1914 yılında düzenlediği bir konferansın afişinde herkese açık açık söylemişti başlarına gelecek olanları. Gelenlere küfredeceğini ve sonra da onlar için dans edeceğini yazıyordu afişte. Ve konferans salonu yine de tıklım tıklım dolmuştu. Gelenlerin hepsine küfür etti önce, ağza alınmayacak küfürleri, hakaretleri peş peşe sıralıyor ve kendinden geçmiş sanat izleyicileri Cravan’ı hayranlıkla izliyorlardı. Ardından da afişte yazdığı gibi dans etmeye başladı Cravan. Aslına bakarsanız o Fransa ile, onun sanata bakışıyla, insanların sanattan bir şeyler beklemesiyle ve ünlü olduktan sonra insanların yaptığı her şeyin sanatsal bir değer taşıyacağıyla kabaca ve göstermeci bir şekilde dalga geçiyordu. Kimseye hesap vermiyordu. İçiyor, sağa sola kurşun sıkıyor, dans ediyor, çırılçıplak soyunup insanlar arasında dolaşıyor ve hep alkışlanıyordu. Ama bunları yapmadığı zaman da sadece kendinin şiirlerinin olduğu bir dergi çıkartıyordu. Çıkarttığı dergiyi üç tekerlekli bir el arabasıyla sokaklarda “şiirci geldi” diye seslenerek satıyordu Cravan. Sadece sanatçılara değil, herkese satıyordu dergisini ve sattığı herkesi de küçük bir deftere kayıt ediyordu. 1918 yılında karısını tatil için Meksika sahillerine yolladı ve ardından geleceğinin sözünü verdi ona. Ama yapacakları vardı daha. Önce tuttuğu kayıt defterini çıkardı ve yazan adreslerin hepsini tek tek dolaştı. Sattığı dergilerin parasını ödeyerek hepsini geri aldı. Tüm dergileri topladıktan sonra hepsini bir çuvala koyup yola çıktı. Atlas okyanusunun kıyısına geldiğinde, dergileriyle birlikte bir tekneye bindi ve karısını gönderdiği Meksika’ya doğru kürek çekmeye başladı. Bunun bir intihar olduğunu biliyordu. Ama karısına geleceğim diye söz vermişti ve oraya gitmek için yola çıktı. Yolda ölen birine kimse darılamazdı elbette. Fransız entelijansiyası ve dünya ondan bir daha hiç haber alamadı. Yarattığı ve yazdığı ne varsa hepsini toplayıp gitmişti ve geride yaşamından ve anılarından başka bir şey bırakmadı. Çünkü sanat dediği gibi gereksizdi ve şiirlerine insanların gereksinim duymayacağını biliyordu. Bu yazıyı yazarken de onun biraz vasiyet gibi olan bu intiharına saygı göstermek için yazdığı hiçbir şeyden alıntı yapmadık… Çuvala konup suların altına gömülen şiirler, Titanic’le birlikte yok olan Ömer Hayyam el yazmalarıyla aynı kaderi paylaştılar.

Yorumlar