Çeviri: Beril Erbil


Polonya’da büyüyen, psikoloji eğitimini Polonya’da tamamlayan, burada Carl Jung üzerine çalışan ve üniversite sonrası evlenip yine Polonya’nın bir kasabasına yerleşen Olga Tokarczuk, klinik psikoloji alanında uzmanlaşmış, uyuşturucu bağımlıları ve alkoliklerle çalışmış bir psikolog. Ancak kariyerinin daha başlarında terapist olmak için fazla nevrotik olduğunu düşünerek Londra’ya bir seyahat ayarlamış, ardından Londra’da biraz İngilizce öğrenip çeşitli işlerde çalışmış ve yine Polonya’ya dönerek kendini tamamen yazmaya vermiş.

Kısa öykülerle edebiyat dünyasına adımını atan Tokarczuk’un Flights romanı ile 2018 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmesinden sonra 2020 senesinde Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde adlı romanı Timaş Yayınları tarafından yayımlandı.

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde Lehçeden İngilizceye çevrildiğinde on senelik bir romandı. Kitabın hikâyesinden 2017 yılında Agnieszka Holland’ın yönetmenliğini yaptığı Pokot (Spoor) – İz adlı film aynı yıl Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülünü aldı. Gösterime girdiğinde epey ses getiren film Polonyalı bir haber ajansı tarafından eko-terörizmi destekleyen, Hristiyanlık karşıtı bir film olarak değerlendirildi.

Olga Tokarczuk, bu romanı Polonya’da yayımladıktan hemen sonra 2010 yılında Amerika’da bir kitap turundayken Izabella Joanna Barry’e bir röportaj vermiş. Nobel ödülünü kazandıktan sonra ise Deutsche Welle için Michal Gostkiewicz ile söyleşmiş. Bu iki söyleşiden Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde romanını merkezde tutarak bir derleme yaptık.

Kısa hikâye muhtemelen üzerinde en çok durduğunuz ve en sevdiğiniz edebi tür.

Evet, bir zamanlar pek çok kısa hikâye yazdım. Bu türle hâlâ ilgileniyorum ve son zamanlarda bir romancı olarak ilerliyor olmama rağmen, hikâyeler için sürekli fikir topluyorum. Ancak hikâye anlatıcılığına duyduğum hayranlık bitmiyor. Oldukça zor bir edebi tür olduğuna inanıyorum. Çok az yazar iyi bir kısa hikâye yazabilir. Bazen bir roman yazmanın iyi bir sonla biten kısa bir öykü yazmaktan daha kolay olduğunu düşünüyorum. Bir okur olarak da bu türü çok beğeniyorum; çocukluğumdan beri hikâye antolojilerini severim.

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde adlı romanınızın adı Blake’den ödünç alınmış uzun bir başlık… Bir roman için alışılmadık; muğlak ve uzun. Yayıncınız bu ada itiraz etti mi?

Tabii ki! Özellikle bugün neyin satılacağını bildiğini düşünen tanıtım uzmanlarının yayıncılıkta büyük rolü var. Bu kadar uzun bir başlığın okuyucuları teşvik etmeyeceğini, hatırlanmasının zor olacağını, hatta kulağa kötü geleceğini söylediler.

Bense ısrar ettim. Yayıncım pek çok konuda karar vermesi için yazarlarına çokça özgürlük tanıyan biri. Ve böylece bir tartışma doğdu. Başlıkların bazen bir dizeden, bir şiirden veya bir çocuk şiirinden alındığı eski yerel dedektif hikâyelerini düşündüm – Joe Alex gibi. Agatha Christie de aynısını yapmıştı. Bunun benim için gizemli kurmacaları isimlendirme geleneğini sürdürmenin bir yolu olduğunu düşündüm. Bu kitap da bir bakıma hayatın gizemlerini açıklamaya çalışan bir kitap olduğu için, isminin öyle kalmasını istedim.

Flights’ı bitirdiğimde basit bir kitap yazmak, alışkın olduğumuz doğrusal bir anlatı oluşturma zevkine kapılmak istedim. Kitabı böylece tasarladım – bir gizem olması gerekiyordu, ancak sadece bir macera veya detektif romanı yazmak istemiyordum. Sadece eğlence için bir gizem yaratmak bana biraz kâğıt israfı gibi geliyordu – kitapların sadece okuyucuyu eğlendirmek için değil, onlara düşünmek, bir şeyler keşfetmek, onları harekete geçirecek bir sebep vermek için orada olduğuna dair eski bir inancım var. Hayvanlar, avcılık ve vejetaryenlik konularıyla da çok ilgilendiğim için bu konular arasındaki gizemi işledim.

Kitabınızda av gelenekleri, hayvan alışkanlıkları hakkında bilgiler var. Hatta onu “ekolojik roman” olarak adlandıranlar oldu. Ana karakter Janina Duszejko astrolojiyle ilgileniyor. Bu konuda özel bir araştırma yaptınız mı, yoksa düşündüğüm gibi konuyu gayet iyi biliyor musunuz?

Astrolojiyi kitaba biraz inatla ve tamamen düşünerek koydum. Genel kabul görmüş âdetlere tümüyle karşı çıkan bir karakter yaratmak istedim. Burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde nasıl olduğunu bilmiyorum ama Polonya’da astroloji, alay edilen ve küçümsenen, sözde bir bilimdir. Entelektüel çevre ona değer vermez ve onunla ilgilenmez. Yaşlı kadınların veya histerik kızların yanılsaması olarak kabul edilir; gazete kültürünün bir parçasıdır. Yaşlı olsa bile biraz asi olması gereken bir karakter yaratıyordum ve astrolojiye aptalca ve anlamsız bir şeymiş gibi davranan herkesi rahatsız etmesi için astrolojiyle ilgilenen biri yaptım onu. Astrolojiye karşı kişisel tavrımı soruyorsanız… Astroloji psikolojinin, hatta belki bir tür sosyolojik biçimin veya düşüncenin habercisi olan çok eski bir bilim, daha doğrusu sanat. Zodyak’ın işaretleriyle bir insan tipolojisi oluşturan ilk şey astroloji idi. Kişilik kategorileri veya insan mizacı açısından düşünülmesine katkıda bulundu. Her modern eğitimli insanın temel astrolojik kelime dağarcığına aşina olması gerektiğini ve insanların astrolojinin kullandığı motiflere aşina olmasının iyi olduğunu düşünüyorum. Elbette, gazete astrolojisine veya güneşin konumuna dayalı burç tahminlerine pek ihtiramım yok, ancak binlerce yıl boyunca inşa edilmiş muazzam bir bilgi alanı olarak beni etkileyen bir şey astroloji. Astrolojide olaylara bilim öncesi yaklaşımın bir tür geçmişine sahibiz, astroloji bilimden önce var olan bir şey.

Janina Duszejko sadece astrolojiyle uğraşmıyor. 18. yüzyıl sonu 19. yüzyıl başında yaşamış bir İngiliz şairi okuyor. Mühendislik geçmişine sahip olanlar da dahil muhtemelen çok az yaşlı kadın vardır Blake okuyan…

Hayır, tam olarak öyle değil. Bu bizim düşüncemiz, çünkü biz yaşlıları da onların neye benzediğini de hiç düşünmüyoruz. Bu insanlar yakın zamanda enerji dolu, yaratıcı insanlardı. Şimdi de aynılar, sadece daha yaşlılar. Tuhaf kişilikleri gerçekten seviyorum. Kitaplarımda hep böyle biri vardır. Ucube gibi karakterlere her zaman çekilirim ve Janina Duszejo’yu tamamen kasıtlı olarak yazdım. Onda kırsalda bir ev satın alan, çok okuyan ve her türlü şeye girişen emekli bir mimar olan komşumdan çok şey var. Medeniyetin tuhaf insanlar sayesinde devam ettiğini ve geliştiğini düşünüyorum. Her gerçeğin kaderi genel olarak kabul gören bir şey haline gelmeden önce alay konusu olmaktır.

Kahraman hayvanları sever, onları kurtarmak ister, ruhları olduğuna, onların küçük kardeşlerimiz olduklarına inanır. Bu haliyle kahramanın iyiliğin, sıcaklığın, nezaketin kişileştirilmiş hali olması gerekiyor, ancak burada öfke dolu biriyle karşılaşıyoruz. Bu bir çelişki değil mi?

Bu kitap, kahramana göre adaletsiz, ahlaksız ve kötü temeller üzerine inşa edilmiş bir dünyanın hikâyesini anlatıyor. Onun Blake okumasının anlamı budur, onun felsefesinden yararlanır ve bu, içinde yaşadığımız dünyanın olumsuz bir değerlendirmesidir. Saf ve masum bir insan olarak Duszejko, uğursuz, saldırgan, korkunç, acımasız ve bazen de ürkütücü olan bu dünyada yaşayamaz. Yani kutsal, temiz bir insanda doğan tek duygu öfkedir. Öfke kötü bir enerji değildir. Lehçede, “ilahi öfke”, “haklı öfke” anlamına gelen bir kalıp var. Birisi haklı olarak öfkelendiğinde, durumun tolere edilen sınırları, insan normlarını aştığını biliyoruz. Bu kitap böyle bir durumu anlatıyor. Hayvanların dehşet veren bir biçimde avlanması çevremizde doğal ve sıradan bir mesele, bu yüzden hakkaniyetli davranmanın tek yolu, Janina Duszejko’yu kaplayan “ilahi öfke”dir.

Örneğin, hayvanları korumak için cinayet işleyen, yani bir suç işleyen Duszejko’nun suçlu olmayabileceğini varsayarsak… Suçlu olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet, elbette, kesinlikle cinayetten suçlu.

Bu benim onun hikâyesini anlatma şeklim. Okuyucunun zihninde şüphe yaratıyorum. Edebiyat bunun için var: kışkırtmak, şüphe uyandırmak, üstü örtülü şeyler hakkında konuşmak için… Edebiyat düşünceyi kışkırtmak için var.

İnsanların zihinlerini açmak, yeni bakış açıları sunmak, insanların düşündüklerinin o kadar açık olmadığını fark etmelerini sağlamak için kitaplar yazıyorum, önemsiz bir duruma farklı bir açıdan bakabilir ve aniden başka anlamlar ve seviyeler ortaya çıkarabilirsiniz. Edebiyat bunun için – bilincimizi, kendi hayatlarımızı ve başımıza gelenleri yorumlama yeteneğimizi genişletebilmemiz için var.

Hayvanlar dünyasına olan ilginizden bahsedilmişti. Bu problemle ilgilenmenize ne sebep oldu?

Özellikle bir şey olmadı, her zaman böyleydim – hayvanlar, onların hakları, vejetaryenlikle ilgiliydim. Çevremde böyle birçok insan olduğunu biliyorum. En başından beri kitaplarımda hayvanlar vardı. Bu bence konuşmak ve yazmak için çok geniş bir konu. Çocuklara hayvanların sadece sevimli ayılar ve tavşanlar, oyuncakçılarda oturan kediler ve köpekler olmadığını, aynı zamanda hayvanların uygarlığımızda, dilimizde, günlük yaşamımızda ve tabaklarımızda yoğun bir şekilde var olduğunu anlatmak için hayvanlar hakkında bir kitap yazıyorum. İlk başta masum bir konu gibi görünüyor, değil mi? Ama aslında çok tartışmalı ve tehlikeli. Bence çocukları, güzel tabaklarında oturan yemeğin ne olduğundan habersiz tutmamız için hiçbir neden yok.

Zorbalık, hayvanları öldürmek ve onlara işkence etmek ve insanları öldürmek arasında bir bağ var mı? Hayvanların öldürülmesini engellersek insan ilişkilerimiz değişir mi?

Bence bunlar iki farklı şey. Kimse eti için insan yetiştirmez. Bu, işkence ve tacizle ilgili bir şey değil, hayvanlara bir “şey”miş gibi davranmakla alakalı… Sözde “dürüst” insanlar ve iyi komşular olup asla kimseye vurmazken, hayvanları kötüye kullanmayı, suiistimal etmeyi veya endüstriyel üretim yoluyla üretilen eti tüketerek bunun bir parçası olmayı mümkün kılan çok güçlü mekanizmalar var. Bugün insanların et yemesi için hiçbir sebep olmadığını biliyoruz.

Bugün dünyayı nerede görüyorsunuz?

Bugün dünya ikiye bölünmüş durumda. Bazıları en iyi seçeneğin, adımlarımızı takip etmek ve gelenek adı verilen eski değerleri geri getirmeye çalışmak olduğunu düşünüyor. Diğerleri şöyle diyor: Hayır, bu yeterli değil! Dünyayı bir şekilde farklı bir şekilde yaratmalıyız. Eski dünya düzeni gezegeni yok etti, ayrımcılık getirdi, pek çok eşitsizliği getirdi. Ve şimdi bir cevap arıyoruz.

Ama bu bir yazar için bir soru değil. Papa’ya veya büyük filozoflara sorsanız daha yerinde olur. Hikâyeler anlatıyorum ve bunu dürüstçe yapmaya çalışıyorum ki insanlar onlarla ilgilensin ve onlardan zevk alsın. Ama bunu yapma sebebim her şeyden önce, onların zihinlerini genişletebilmek, huzursuz olmalarını ve şimdiye kadar doğal olarak gördüklerini sorgulamalarını sağlamak.

Orijinal Metin:
https://www.dw.com/en/olga-tokarczuk-literature-is-meant-to-provoke-thought/a-50795204
https://www.bklynlibrary.org/blog/2020/01/12/olga-tokarczuk-interview

Yorumlar