Ferhat Uludere

Seksenli yılların başında tek kanallı ve karıncalı televizyon görüntülerinden sıkılmış hali vakti yerinde ailelerin yepyeni bir gözdesi olmuştu; videolar… Başta herkesin evine giremeyen bu görüntü oynatma cihazı kısa zamanda büyük bir ihtiyaç halini almıştı. Evlerde televizyon üstüne konan dantellerin eşleri video için örülürken neredeyse her mahalleye bir videokaset dükkanı açılıyordu. Sinema sektörü artık videokasetlerle başlayan pazar için yeni filmler yaratmaya başlamıştı. Ve bu filmler yeni yönetmen, yeni yönetmenler, yeni türler yaratırken o dönemin çocukları tanımlanamayan bir bilmezliğe doğru sinemayla birlikte savruluyorlardı. Böyle bir dönemde çocuk oldum ben de; biri BETA biri VHS kaset çalıştırabilen iki video, mahalledeki kasetçi dükkanının özel üyeliği, peder beyin yarattığı sınırsız film özgürlüğü ve tabii bolca korku filmi arasında çocuk oldum yani. Korku filmi dönemin olmazsa olmazlarıydı. Her akşam film izlenir hafta sonları vampir kovalanırdı bizim oralarda. Evet, biz o zamanlar vampirlerin gerçek olduklarına inanırdık. Hatta birdenbire hepimiz birer vampir avcısı olmuştuk. Bir arkadaş bahçesine yaptığımız derme çatma bir kulübede küçük kasabamıza musallat olacak kötü niyetli vampirleri bekledik hazırladığımız kazıklarla…

Joel Schumacher imzalı “The Lost Boys / Kayıp Çocuklar” bizim kuşağı fena halde etkilemişti. Vampirler vardı ve saklanıyorlardı. Biz de oradaki çocuklar gibi onları yok edebilirdik, ama önce onlarla temas kurmamız lazımdı. Bu ilk teması hiç gerçekleştiremedik ama “The Lost Boys” vampir sineması için bir milat olurken bizlerin hayatlarını da fazlasıyla şenlendirmişti.

Aradan 20 seneden fazla geçti ve biz vampir avcısı olmak isterken şimdiki kuşak vampir olmayı tercih ediyor. Çünkü onlar bizim “The Lost Boys” ile değil Stephane Meyer’ın romanından sinemaya uyarlanan “The Twilight Saga” yani “Alacakaranlık Efsanesi” ile büyüdüler… Çocukların vampire bakışındaki değişim aslında vampirin de değişimiydi bir anlamda. Edebiyatın ve sinemanın vampiri kullanmadaki değişimdi…

Bizim dönemimizde vampir kötüyken şimdi değil mesela. Bizim dönemimizde vampirler kan içerken şimdi vejetaryen olanları bile var. Bizim dönemimizde vampir ve insan ilişkisi av ve avcı üzerinden ilerlerken şimdi vampir ile insan birbirlerine aşık olabiliyor. Hatta bu özenilen bir ilişki biçimi halinde sunuluyor. Kısacası artık çocuklar vampir olmak isterken vampirler de bir türlü eskisi gibi olamıyor…

İşte bu yüzden de “The Twilight Saga” başta korku yazarı Stephen King olmak üzere pek çok korku yazarı ve pek çok edebiyatsever tarafından eleştirildi. Vampir mitolojisini neredeyse tamamen alt üst eden kitabın en tehlikeli olarak görülen yeri ise yıllardır korku unsuru olan vampiri süsleyerek onu korkulacak değil aşık olunacak hale getirmesiydi. Yani karanlığın çocukları artık büsbütün aydınlıkta gezer ve kızlara caka satar hale geldi.

Dracula, Voltaire ve Karl Marx

Aslında bu vampirin ne ilk değişimiydi ne de son olacak… Pek çoğumuzun kafasındaki vampir imge Bram Stoker’ın romanı Dracula’yla biçimlenmiştir. Bram Stoker’ın kitabı yazarken Eflak beyliğinin prensi III. Vlad Tepeş’ten etkilendiği söylenir. Bu kötü şöhretli prens hala Kazıklı Voyvoda olarak bilinir ve düşmanlarını kazığa çakmasıyla ünlüdür. Osmanlı topraklarında da yoğun bir biçimde kullanılan bu işkence biçiminde kurban ölmez. Makattan sokulan kazık iç organlara zarar vermeden enseden çıkartılır ve öylece toprağa dikilir. Kurban birkaç gün sonra kan kaybından, açlıktan ya da akan kana gelen vahşi hayvanların saldırısıyla hayatını kaybedecektir. Bu işkence yöntemiyle acımasızlığının boyutları hakkında fikir sahibi olduğumuz prens daha sonraları bir vampir olarak anılacaktı.

Bram Stoker’ın III. Vlad Tepeş ‘ten esinlenerek yarattığı Dracula kitapta şöyle tasvir edilir: “Yüzü güçlü, çok güçlü, kartal gibiydi, ince burnunda yüksek bir kemer, tuhaf bir şekilde kemerli burun delikleri vardı, alnı azametle kubbeleniyordu ve şakaklarındaki saçlar seyrekti, ama başka yerlerde boldu. Kaşları gürdü, burnunun üzerinde neredeyse bir araya geliyordu ve kendi gürlükleriyle kıvrılıyor gibiydiler. Ağzı ağır bıyığının altından görebildiğim kadarıyla, kararlı ve azimli görünüyordu; tuhaf bir şekilde keskin dişleri vardı, bunlar dudaklarının üzerinde çıkıntı yapıyordu. Dudaklarının dikkat çekici kırmızılığı, o yaştaki bir adam için hayret verici bir canlılığa işaret ediyordu. Kulakları solgundu ve tepeleri oldukça sivriydi, çenesi geniş ve güçlüydü, yanakları zayıf, ama diriydi. Yarattığı genel etki sıra dışı bir solgunluktu.”

Yani ilk vampirimiz böyle görünüyordu. Ve daha sonra sinema bu görüntüden Edward, Spike ve Angel gibi yakışıklı vampirler yaratacaktı… İlk yarattığı ise buydu, yani Kont Orlok adında çirkin bir derebeyi… Çünkü 1922 yılında Almanya’da Friedrich Wilhelm Murnau tarafından çekilen “Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi” telif sorunları yüzünden “Dracula” ismini alamamıştı. Orlok adında ayrı bir vampir yaratmak zorunda kalmıştı yönetmen. Bu vampirimiz Bram Stoker’ın hayal ettiğinden daha çirkin bir vampirdi. Herkesi rahatsız edecek derecedeki çirkinlik sadece vampirin kötülüğüne değil toplumdan dışlanmışlığına da vurgu yapıyordu. Max Schreck’ın başarılı performansıyla yarattığı kahraman vampir sinemasının belki de dış görünüşü en kötü kahramanı da olacaktı… Sadece dokuz yıl sonra çekilen ve ilk resmi “Dracula” uyarlaması olan filmde Kont Dracula’yı Bela Lugosi canlandıracaktı… Macar kökenli oyuncu Bela Lugosi şöhretli biri değildi o yıllarda ve Dracula rolünü onun alması da oldukça tartışma yarattı. Ama herkesten daha düşük bir ücrete razı olması yapımcının oldukça işine geliyordu. Dönemin eleştirmenlerine ve bilinen kaynaklara göre Lugosi’nin performansı, Dracula rolünün temellerini de attı. Yavaş yürüyüşü, konuşma şekli ve ölçülü davranışları Lugosi’nin Dracula için belirlediği özelliklerdi. Böylece daha gerçek bir ölü ve daha korkutucu bir derebeyi ortaya çıkmıştı. Lugosi şöhretini “Dracula” ile arttıracak sanılırken tam tersi oldu. Başarılı performansı onu başka yönetmenlerden ve filmlerden uzaklaştırdı ve sinemanın bir alt tür olarak göreceği korku filmlerine hapsetti. Yani Dracula’nın ilk kurbanı o oldu…

Dracula’nın ait olduğu sınıf önemliydi; 1897 yılında yaratılan bu korku figürü bir derebeyiydi. Toprak sahibiydi yani ve iktidarı elinde tutuyordu. Yeni gelişen ekonomik ilişkiler ve yeni sınıf artık feodalizmi ve onu ayakta tutanları kötü olarak görüyordu. Kont, taşradan kente gelecek ve burada korku salacaktı. Kötülük artık taşradan kente geliyordu…

O günün şartları için böylesi oldukça olasıydı. Çünkü vampir her zaman toplumun içinde değişik şekillerde boy göstermişti… Halk için onlar birer korku anlatısı iken filozoflar ve yazarlar için değişik metaforlar halini aldılar… Mesela Voltaire vampirlerin ne olduğuna dair görüşlerini şöyle açıklıyordu. “Gerçek kan emiciler mezarlarda değil, aramızda. Borsa spekülatörleri, tüccarlar ve işadamları halkın kanını her gün emmekteler. Bunlar kesinlikle ölmüyor ama yaşarken çürüyor.”

Karl Marx da ortaya Voltaire ile benzer bir görüş atmıştı. “Sermaye ölü emektir. Ancak canlı emeğin emilmesi ile vampirlere özgü biçimde hayat bulur. Ne kadar emerse o kadar hayat bulur,” diyordu o da… Tüm bunlara karşılığı derebeyimiz meşhur sözüyle veriyordu. “Kan hayattır…”

Dracula öncesinde vampir!

On dokuzuncu yüzyılın ilk yarasında vampirin durumu tam olarak buydu. Peki, daha öncesi nasıldı?

Sinema ve edebiyat birkaç istisna dışında vampirin daha öncesiyle pek ilgilenmedi. Bu istisnalardan biri de Marcus Sedgwick’in, “Kılıç Tutan Elin Şarkısı” adlı romanı… Yazar, Stephenie Meyer’in itibarsızlaştırdığı vampirlerin karizmasını kurtarmak için en başa dönüyor. Vampirlerin zombilere benzediği, hiçbir estetik kaygı taşımadığı, hatta mezardan kalkan bir cesetten başka bir şey olmadığı döneme götürüyor okuru. Marcus Sedgwick vampirlerin sinema bulaşmamış halleri hakkında ayrıntılar da veriyor. Mesela herkes vampirlerin kalplerine çakılan kazıkla yok olacağı konusunda hemfikirken o bunun tamamen yanlış bir bilgi olduğunu söylüyor. Kazık onlar mezardayken çakılır ve böylelikle yaratık mezarından kalkıp insanlara zarar veremez hale gelir. Ona göre vampirler yok olmaz, sadece mezarından çıkması engellenmelidir. Marcus Sedgwick’e göre vampirleri mezarda tutmak için kullanılan etkili bir yöntem de kömürdür. Vampir, bu kömür bitene kadar tabutunu karalamak zorunda kalır. Darı tohumu da vampiri oyalamak için kullanılan etkin bir yöntemdir. Kitapta Sophie birkaç defa bu yönteme başvurmak zorunda kalır. Etrafına darı tohumu serpilmiş vampir, ne kadar aç ve kana susamış olsa da tohumları toplamadan kimseye saldıramaz. Edward hayranları üzülecek ama yapacak bir şey de yok gerçekleri söylemek zorundayız neticede.

Vampir ve vampir sineması üzerine araştırma yapan ve bu çalışmayı “Gecenin Çocukları” adıyla yayımlayan Ulaş Işıklar, kendisiyle yaptığım bir söyleşide “vampir nedir?” sorumu şöyle cevaplıyor… “Herkesin bir biçimde fikrinin olduğu ancak gerçekten var olup olmadığı ile ilgili kesin açıklama yapamadığı korku figürlerinden biri vampir. Kitabımda yer alan Zizek’in spektaküler tanımını kullanarak söylersem: Rusya, Polonya, Orta Avrupa, Yunanistan ve Arap dünyasındaki yaygın inanç uyarınca, yaşayanların kanını emmek için mezardan çıkıp gelen ölü, vampirdir. Akademik ve bilimsel perspektiften bakarak cevaplamak gerekirse de; yazıdan çok önceleri en kadim medeniyetlerin efsanelerinden başlayarak günümüze kadar belirli bazı özellikleri değişmeden gelen ve bu yolculukta birçok faktörün etkisiyle bazı nitelikleri de değişerek dönüşüme uğrayan korkunç yaratıklar vampirdir. Kan içme gibi özellikler eski çağlardan günümüze değişmeden taşınmışken, yaşanılan çağın birçok sorunu da vampir figürüne katılmıştır. Veba salgını gibi eskiden insanları çok korkutan hastalık belirtileri, dinsel otoritelerin uygulamaları, toplumsal ahlak baskısı altında cinselliklerini kısıtlı yaşayan ya da ölüme çare bulamayan insanoğlunun cinselliğe ve ölümsüzlüğe dair özlemleri gibi unsurlar örnek olarak verilebilir. Yazıdan önce efsaneler ve sözlü anlatılar yoluyla, daha sonra da yazılı eserler ve nihayet teknolojik gelişmeler sonucu kitle iletişim araçları vasıtasıyla toplumsal belleklerde vampir figürü inşa edilmiştir.”

Korku sineması ve ahlak sorunu

Amerikan korku sineması her zaman bir alt tür olarak kalmakla birlikte Amerikan muhafazakarlığının sarsılmaz temellerini korumak için de kullanıldı. İdeoloji topluma zararlı olarak gördüğü her şeyi sinemada gösteriyordu. Mesela kötü ruhlar genelde küçük kız çocuklarına musallat oluyordu… Bu çocukların hepsinin tek ortak noktası ise babasız yaşamalarıydı. Kocasından ayrılmış kadınların kızlarına musallat olan şeytan önemli bir yere vurgu yapıyordu: Aile kurumu korunmalı, eğer bu kurum çatlarsa eve şeytan girecektir! Cani katiller haşarı lise öğrencilerini hedef alıp tek tek öldürüyordu. Ailelerinden bin bir yalanla izin almış, özgürce sevişecekleri kampa giden bu gençler, bazıları cinsel ilişki esnasında olmak üzere kötü niyetli kişinin ya da kişilerin eline düşüyor ve şanslı olan hariç farklı biçimlerde hayata veda ediyorlardı. Ve sinema salonundan ideoloji bize haykırıyordu: Eğlenmek kötüdür!

Korku sinemasını kullanan egemen ideoloji elbette vampirleri de kullanacaktı. Hatta bunu onu popülerleştirerek yapacaktı. Girişte de bahsettiğimiz “The Lost Boys” bu yüzden oldukça önemli bir filmdir. Vampirlerin egemen ideolojinin eline geçtiğinin en açık göstergesidir. Altmışlı ve yetmişli yıllarda dünya gençliği egemen ideolojiye müzikle, sanatla ve alternatif yaşamlarla kafa tutuyordu ve iktidar bundan rahatsızdı. Geleceğini korumak için ailelere çocuklarını rock müzikten uzak tutması öğütleniyordu. Ama bu yetmezmiş gibi “heavy metal” diye bir baş belası çıkmıştı karşılarına. Baskı artarken müzik yayılıyor, ergenler ailelerin değil müziğin peşinden gidiyordu. Müzisyenler mahkemelerde yaptıkları müziği savunmak zorunda kalıyordu.” The Lost Boys” böyle bir ortamda çekildi, 1987 yılında çekildi. Film kocasından ayrılmış bir kadının çocuklarını alarak başka bir kente taşınmasıyla başlıyor. Bu yeni kasabada evin büyük oğlu yeni arkadaşlar ediyor. Punk, rock ve heavy metal dinleyen, deri kıyafetler giyen ve ailelerine başkaldırmış çocuklar geceleri toplanıyor ve bu toplantılarda başta şarap sonra da kan içiyorlar… Bu çocukların vampir oldukları anlaşılıyor ve büyük oğlan vampir oluyor… Bu esnada bambaşka bir şey daha yaşanıyor. Kadın yeni kentte çocuklarının durumundan habersiz bir adama aşık oluyor. Yine sonra anlıyoruz ki bu adam vampirlerin lideri… Yani sistem bir film üzerinden onun istemediklerini yaparsan başına gelecekleri göstermeye çalışıyor. “Sokaktaki punkların arasına karışmayın onlar tehlikeli” diyor, kadınları yeni sevgililer konusunda uyarıyor. Hatta aşkla değil çocuklarınla meşgul ol diyor…

Muhafazakar değerleri korumak için göreve başlayan vampirler ahlaki görevlerinin hemen arkasından popüler kültürün bir parçası haline de geldiler… Amerikan sinemasının konu sıkıntısı çekmeye başladığı yıllarda yıllarca göz ardı edilmiş vampirler birinci sınıf yönetmenlerin ilgisini çekti ve sinema sektörünün bir parçası haline geldi… Bunun en önemli örneği Tony Scott imzalı 1983 yapımı “Hunger / Açlık” oldu. Catherine Deneuve, David Bowie ve Susan Sarandon gibi dönemin şöhretli isimleri vampir olmak ve kan emmek için sıraya girmişlerdi artık. Belli ki bundan sonra başka bir dönem başlayacaktı. Asıl mesajı zaten filmin kendisi değil açılış sahnesinde çalan şarkı veriyordu… Dönemin müzik gruplarından Bauhaus karanlık bir barda karanlık bir sahnede “Bela Lugosi’s Dead” adlı şarkısını söylüyordu. Yani Bela Lugosi ile simgelenen vampir mitolojisinin değiştiğini haykırıyordu artık. Bela Lugosi ölmüştü ve yeni bir dönem başlayacaktı, bu yeni dönemde vampir popüler olacaktı. Onun gücü büyüdükçe küçük bütçeli yapımlarla muhafazakarlık pompalanacak büyük bütçeli yapımlarla ise insanların cebindeki paranın sinemaya akması sağlanacaktı. “The Twilight Saga” ise gelinen şimdilik son nokta olacaktı. Ve Bela Lugosi öldü artık “The Twilight Saga”nın yakışıklı vampiri Edward’ın devri başladı.

Yorumlar