Beril Erbil


Sıradan bir güne uyanırsınız ama “bir de bakmışsınız, nesnelerin isimleri, yerleri ve değerleri değişikliğe uğrayıvermiş. Öyle ki, ayaklarınızın altındaki zemin ansızın göçmüş; o zamana kadar varlığını sürdüren dünya, göz açıp kapayıncaya kadar buhar olup uçmuş.”

Gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz?” diye sormuş ödüllü İspanyol yazar Maite Carranza 2017 yılında bu satırları “Hayatımın Rolü” adlı gençlik romanı için yazarken. Üstelik gözümüzün önüne getirmekte zorlanacağımızı, hatta kitabın kahramanının da kendi başına gelene kadar bunu hayal edemeyeceğini söylemiş.

2021 yılında bu romanı okurken ve pandeminin etkilerini hâlâ çok şiddetli hissederken son bir buçuk yılda dünya çapında yaşanan salgın, insanlığa hayatın bir anda değişebileceğini öğretti. Bildiğimizi sandığımız bir gerçeğin ne kadar hakiki olduğunun idrakine vardık hep birlikte. Pandemi önce ölümle burun buruna getirdi bizi. Ardından hayatımızda yoksunluklar ve özlemler yarattı. Geldiğimiz noktada ise yoksullukla karşı karşıyayız. Bu karanlıktan bizi kurtaracak ışığın ne zaman ve nasıl yaşamlarımızı aydınlatıp düzelteceğini ise henüz net bir şekilde bilmiyoruz.

Üstelik yaşamda böyle büyük depremler olurken yani büyük değişikliklerin içinde insan “küçük sismik hareketler” yaşıyor. İşte değişim, o küçük sismik hareketlerle yavaş yavaş büyüyor ve dönüşüm gerçekleşiyor.

Romanın kahramanı Olivia’nın hayatı yoksullukla karşılaştığında bir anda değişiyor ve adım adım daha kötüye gidiyor; elektrik kesintisi, gazın kesilmesi, eşyalara haciz gelmesi, evlerinden çıkarılmaları ve altı yıldır boş duran ve henüz hiç oturulmamış bir binaya işgalci olarak yerleşmeleriyle yeniden kuruluyor. Olivia on bir yaşında; yedi yaşındaki erkek kardeşi ile ilgilenirken annesinin depresyona girerek kitap boyunca hissettiğimiz yokluğuyla ve hayatın zorluklarıyla, kitabın kahramanı olmaya yakışır biçimde mücadele ediyor ve başa çıkıyor.

Yaşımız kaç olursa olsun büyümek istiyorsak evi terk etmemiz, konfor alanımızdan çıkmamız gerekir. Fiziksel veya duygusal olarak zorluğun içine düşmek ise evi terk etmek değildir. Evi terk etmek kabuğunu kırmaktır bir anlamda. Karşımıza çıkan zorluklar karşısında sorumluluk almak, yüzleşmek ve cesaretle yürüyebilmektir. Ve büyümenin bir yaşı yoktur.

Olivia’nın kırılma noktası o güne kadar güvendiği tek kişi olan annesini ağlarken görmesiyle oluyor. “… eğer hayatta güvenebileceğim tek kişi bu zavallı, kayıp insansa… O zaman benim halim ne olacak, diye düşündüm dehşete kapılarak. Bir anda kendimi alabildiğine çaresiz, yapayalnız ve acınacak halde hissettim.”

Evi terk etmek kendi başının çaresine bakmaktır çünkü. Üstelik Olivia’nın annesi dertlerle yüzleşmede Olivia kadar cesur değildir. Git gide sürüklendiği depresyondan çıkamaz…

Maite Carranza, Franco döneminde gençliğini yaşamış, onun düşünceleriyle mücadele etmiş bir yazar. Belki de bu sebeple gençlik için yazıyor, gençliğin küçük bir devrim olduğunu söylüyor ve kitabında da cesaret sıklıkla vurgulanan bir tema. Olivia cesaretiyle birlikte zor durumlardan kurtuluyor, yeni fikirler arıyor, başından büyük işlere kalkışıyor, hatta onun için çok önemli birinden tam vazgeçmişken cesareti başkalarını da cesur davranmaya itiyor. Yazarın cesaret vurgusu bir başka karakterinde daha ortaya çıkıyor: Olivia ve ailesinin işgalci olarak taşındığı mahalledeki komşularının oğlu Lamin. Lamin mahalle ve okuldaki en güçlü kişi değil ama en çok arkadaşı olan ve en cesur kişi olarak herkesin saygısını kazanmış biri, Olivia’ya da çok destek oluyor.

Cesaret deyince Netflix’te yayında olan bir diziden de bahsetmek istiyorum: The Bold Type. Dizinin adı çok güzel bir kelime oyunu aslında. New York’ta bir gençlik dergisinde çalışan, kariyerlerinin başında üç genç kadının başından geçen maceralar konu ediliyor dizide. Bu anlamda “Koyu yazı stili” gibi düşünebileceğimiz dizi adı, karakterlerin gelişimini izledikçe başka bir anlama bürünüyor. Kahramanlarımız karşılaştıkları zorluklar karşısında cesaretle ilerlemeyi, gerektiği yerde zor kararlar almayı, çekip gidebilmeyi, inandıkları için mücadele edebilmeyi, sınır koymayı çok iyi beceriyorlar. Genç kadınların cesaretini izlerken The Bold Type’taki “bold” kelimesi koyulaşıyor ve “cesur” anlamıyla göz kırpıyor diyaloglar arasından bize.

On bir yaşındaki Olivia’nın hikâyesi, yirmilerindeki bu genç kadınların hikâyesiyle cesarette olduğu gibi, hayatlarına dokunan kapsayıcı ve bilge bir kadın konusunda da kesişiyor. Dizideki derginin genel yayın yönetmeni olan kadının karakteri son derece dengeli çizilmiş. Kadın zamanında yaşadığı zorluklarla mücadele ederek adım adım tırmandığı kariyer basamaklarında insanlığını ve duyarlılığını kaybetmemiş, sisteme yenilmemiş, kapsayıcı ve destekleyici yaklaşımıyla sınırlarını çizmesini de biliyor, ekibini desteklemeyi, zorlamayı ve onların kendilerini gerçekleştirmelerine alan yaratmayı da… Kariyer basamaklarında tırmanırken plazalarda alışageldiğimiz gücünü unvanlarının otoritesinden alan, öfkeli ve hırslı yöneticilere hiç benzemiyor. Dergiyi ataerkil kurallarla yönetmezken ataerkilin metotlarının dışında etkili bir yönetim şekli olabileceğini, herkesin kendi becerileriyle, yeterlik ve eksikleriyle birlikte bir topluluk oluşturulabileceğini gösteriyor.

New York’un gökdelenlerinden Barcelona’nın yoksul ve göçmen mahallerinden birine geldiğimizde ise Lamin’in annesi Fatou Anne başka bir kapsayıcı kadın figür olarak karşımıza çıkıyor. Yazar birinci tekil anlatıcıyı seçtiği için bazı bölümlerde anlatıcıları değiştirerek okura Olivia’nın gözünden dinleyemediklerini anlatmış. Bu anlatıcılardan biri olan Afrikalı Fatou Anne’nin ağzından, batı ve modern hayata dönük yorumlarını dinliyoruz.

Fatou Anne’nin geldiği kültürün bazı bölümleri artık kabul edilebilir olmasa da topluluk kültürü ve insanın büyürken hayatındaki dişi figürlerin önemi anlamında bize önemli ipuçları veriyor. Fatou Anne birçok kadının arasında büyüyor. Bu kadınların anneleri de onun büyüme yolculuğuna eşlik ediyor.

Bana konuşmayı, yürümeyi, saçlarımı taramayı, şarkı söylemeyi, mısır öğütmeyi, yerfıstığı toplamayı, giysileri nehirde yıkamayı ve hayaller kurmayı onlar öğretti. Okula gitmediğim için saymayı bilmem, ama Lamin’in dediğine göre, iki elin parmaklarından daha fazla, yani tam on bir annem var. Hepsinin ismini sayabilirim ve her biriyle unutulmaz anılarım var. Hepsi için güzel duygular beslerim.

Burada, İspanya’da, çocukların sadece bir annesi var ve onlara bir şey olduğunda zavallıcıklar öksüz kalıyor.”

Nitekim Fatou Anne, Olivia ve kardeşi Tim’i, maddi koşulları çok iyi olmasa da kendi dört çocuğunun yanına kabul ediyor. Sevgisini dört çocuğuyla sınırlamıyor.

Sevgi hava gibidir, asla bitmez. Günün birinde hava bitecek diye cimrilik edip, nefes almayalım o zaman.”

Ayrıca topluluğun belleğinden öğrenme konusunda da bazı yerlere dikkat çekiyor. Modern hayatın eskiyi unutan, yeniyi, gençliği ve dinamikliği yücelten yönüne Fatou Anne ağzından bir eleştiri getiriyor.

Benim köyümü dedelerimiz ve ninelerimiz yönetir. Onlar daha uzun yaşadıklarından, çok bilge ve bilgilidirler. Herkesin iyiliği için ne olması gerektiğine onlar karar verir. Batılılar’sa, yaşlılara saygı duymaz. İnsanlar yaşlanınca kimse onlar için oturup kafa yormaz. Çünkü herkesin daima acelesi var ve ellerinden kâğıtlar, evraklar hiç düşmez. Bu yüzden işte, ne sabırları kalmış ne bellekleri.”

Sabrı ve belleği unutturmuş modern hayatta unutulan bir başka konu ise yardım isteme, yardımlaşma ve dayanışma. Kitap boyunca Olivia, annesinin gurur meselesi haline getirip hiç isteyemediği yardımı istemeyi ve bununla birlikte sorunlarının üstesinden gelebilmeyi başarıyor. Tabii ki cesaretini ve eyleme geçme gücünü hiç yitirmeden…

Olivia’yı ayakta tutan şey yapıcı öfkesi ve yaşama güdüsü oluyor ve Olivia bir çocuk saflığıyla, basit ama etkili sorularla sistemi, adaleti ve hayatı sorguluyor.

Toplumumuzun ve bankaların, cesur ve çalışkan bir insanı, korkak ve hasta birine dönüştürmesi haksızlık.”

Kitabın ismine gelince…

Olivia’nın kardeşini korumak amacıyla gizli bir filmin içinde olduklarını söylemesi ve bu süreçte kardeşi rolünü oynarken kendisinin hem kardeşini idare edip hem de annesinin yokluğunda üstlendikleri ile gerçekten de hayatının rolünü oynadığını söylemek mümkün. Ve bu rolün en önemli mesajı ise senaryoyu kişinin kendisinin yazıyor olması…

Hayat bir saniye sonrası belli olmayan bir muamma. Bir anda tüm zemin ayağımızın altından kayabilir, planlarımız bozulabilir. Hayatta kaldığımız sürece, insanın insana muhtaçlığı, kurup geliştirdiğimiz bağlar, uzattığımız ve bize uzatılan ellerle yaşama tutunabiliriz. Tüm bunları daha iyi anladığımız salgın günlerinde, ezen ve ezilen arasında ortaya çıkan güç ilişkileri de artık işlemediğini göstermekte.

Yeni bir yaşamı on bir yaşındaki Olivia’nın kurduğu gibi yoksunlukların ve yoksullukların arasından kurmak, bir plazanın katlarında yirmili yaşlarda kendi hayatını kurmak ya da yaşımız kaç olursa olsun işlemediğini gördüklerimiz için yeni ve el ele ilişkiler geliştirmek, yaşamı evetlemek biraz bakış açısı değişikliği istiyor, biraz da cesaret…

Yorumlar