Gaye Karaata

Bundan yıllar önce, bir elinde test sonuçları diğer elinde oğlunun minik avuçları olan endişeli bir anne, hastanenin geniş koridorunda doktorun gelmesini beklemekteydi. “Susadın mı?” dedi oğluna. Oğlu gözlerini elindeki pusuladan ayırmadan sessizliğine devam ediyordu. Sorunun yinelenmesiyle cevabını kendi kendine tekrar ettikten sonra annesine “Susadım.” dedi. Hangi anne gözyaşlarını saklamak için oğluna koridorun diğer ucundan su getirme fırsatını kaçırabilirdi? Buruk bir tebessümle, yan koltukta oturan beyaz saçlı ihtiyara oğlunu emanet ettikten sonra koşar adım uzaklaştı oradan.

Tam teşhis konulmasa da oğlu ya otizm ya da asprenger gibi adı olan bir hastalığa tutulmuştu. “Asperger Sendromu” dedi iç sesi. “Daha oğlunun hastalığının adını bile söyleyemezken nasıl çare bulmayı düşünüyorsun? Nasıl bir annesin sen?” Gözyaşlarının bir damlası doldurduğu bardağa düşmüştü. Bardakta oluşan dairelere bakarken “Umarım tadını anlamaz” dedi iç sesi. Dokuz yaşındaki oğlu o tadı almayacaktı ve dahi o suyu bile içemeyecekti. Çünkü tam o anda yaşanan büyük bir deprem ile tüm hastane yerle bir olmuştu. Diğer tarafta göçük altında kalan ihtiyar ile çocuk arasında ise garip bir konuşma başlamak üzereydi.

Elindeki pusulayı bir an bile bırakmayan çocuk ihtiyar adama dönüp “Pusulamın fosforları nasıl da parlıyor karanlıkta” dedi. İhtiyar adam gülümseyerek “Işık” dedi. “Benimle bir ışık demetinin üzerinde gezintiye ne dersin?”

Fosforlu bir kapının eşiğinden atladılar aynı düşün içine. Kelimelere gerek yoktu artık. Görerek düşünen, yaşı olmayan iki insan nasıl anlaşırsa öyle anlaşıyorlardı. “Konuşmayı sevmiyorum,” dedi çocuk. “Ben de” dedi ihtiyar, “Beş altı yaşlarındayken bir aile yemeğinde ilk defa cümle kurup “çorba çok sıcak” dediğim için annemin ağladığını hatırlıyorum. Konuşmadığım için endişelenen ailemin anlamadığı şey şuydu “Bugüne kadar her şey düzenliydi.””

“Ama ben otistikmişim hatta babam da öyleymiş.”

“Bana da öyle demişlerdi! Yani, bundan yıllar sonra bana otizm, asperger sendromu, hiperleksi gibi birçok tanı koyacaklar. Ama gerçek bu değil.”

“Nasıl yani?”

“Pusulayı verirsen anlatmaya başlarım…”

Ben Herr Albert Einstein

“Kafası çok mu büyük doktor?”
“Niye bakışları sabit?”
“Beş yaşına geldi, hala konuşmuyor.”
“Maja, abine ‘aptal şey’ deme…”
“Albert, kardeşinin kafasına vurmaktan vazgeç.”
“Öğretmenlerine karşı daha saygılı olmalısın.”
“Oğlum çorabını giy.”
“Keman öğretmenine sandalye fırlatmak ne demek?”
“Kemanı böylesine güzel çalman kardeşin için harika bir örnek.”
“Mühendis olacaksın.”

Yıllar boyu aileme sordurduğum onlarca soru, zekamla ilgili merak ve endişelerinin asıl sebebi durmadan benim sorduğum sorular ve bitmeyen merakımdı aslında.

Beş yaşındayken babamın aldığı pusula ile başladı her şey. Sonrasında Öklid ve evimize gelen bir misafirin hediyesi olan astronomi kitapları. Bunların dışında tek yaptığım soru sormak ve cevabından başka bir şeyi düşünmemekti. Çünkü ezberleyemiyordum ve bana ezbere veya zorla yaptırmaya çalıştıkları her şeye karşı geliyordum. Tabii bu arada kendi otoritem benden bağımsız oluşuyordu. Dine inanmayan bir Yahudi, Alman sertliğine boyun eğmemek için vatandaşlığından çıkan bir asi, Tanrı’nın mutlaklığı denen şeyin doğanın gizemi olduğuna inandığı için bu gizemi bulmaya ömrünü adamış bir bilim adamının garip bir paradoksuydu belki otoriteye karşı gelmek için kendi otoritesini oluşturmak. Ve her otokrasi gibi kazandırdıklarının yanında kaybettirdikleri de vardı.

Mesela Mileva… Zurih Politeknik’e benden yüksek matematik notu ile giren ve sınıftaki tek kız öğrenci. Aslında hayatımın aşkıydı veya iletişim kurabildiğim nadir insanlardan biri olduğu için ben öyle sandım. Belki de sadece zekasına aşıktım. Biraz değerli olduğunu hissettirseydim ona, mesela iki çocuk ve ev işlerine rağmen en ünlü kuramlarımda matematik dehasıyla bana yardım ettiğini makalelerimde bir teşekkür yazısıyla belirtseydim her şey başka olabilirdi. Bunu yıllar sonra ünlü e=m x c2 formülümün ispatı için (Eşi Philip Curie’nin “Karımın adı da bu ödülde olmasa, bu ödülü reddediyorum” diyerek riske attığı Nobel ödüllü) Madam Curie’nin Radyum’unu kullandığımda anladım.

Ben, Herr Einstein, hayatıma giren kadınları hayatı paylaşmak için kalbimle mi yoksa bilim yolculuğumu kolaylaştırmaları için aklımla mı seçiyordum?

Oysa bir şairin hayal gücü vardı bende. Ben o hayal gücünü kelimelere değil rakam ve formüllerle anlatıyordum. Bindiğim trenden istasyondaki saat kulesine ve raylara baktığımda “gördüğüm” görelilik kuramı yerine “İki rayı gibiyiz bir tren yolunun / yakın olması neyi değiştirir son istasyonun” dizelerini yazabilseydim Sunay Akın gibi…

Ama evrende tesadüf yoktu. Peki aşk?

“Aşk”ın, “Işk” yani “ışık” kelimesinden türediğini düşündüğümüzde, aslında aşk vardı. Ben sadece kara deliğin öte yanından görüyordum; Marie’yi, Mileva’yı, Elsa’yı, şizofren oğlum Eduard’ı, mühendis oğlum Hans’ı.

Belki biraz geçebilseydim kara deliğimin öte yanına, zamanın göreceli olduğunu bulmak yetmeyecekti. Ve belki gerçekten âşık olsaydım, zamanı durdurmak için harcayacaktım tüm zamanımı.

“Ben ‘Einstein Sendromu’ymuşum. -Bir Taş- Sendromu… Otistik mi demişlerdi sana çocuk? Hadi al pusulanı ve kendi adına bir sendrom bulunana kadar sakın bırakma.”

Elinde bir bardak suyla gelen annesinin gözyaşlarını silerken “Teşekkür ederim” dedi çocuk. Çıkışa gitmek için doğruldu. Kim bilir belki de zaman yeni bir Einstein doğuruyordu.

Yorumlar