Ferhat Uludere


2005 yılının şubat ayında bir adam kararını vermişti. Bir süredir aynı şeyi düşünüyordu; hayatta yaşabilecek her şeyi yaşadığını ve bu hayattan ayrılmanın vakti geldiğini… Sıradan bir adamın “hayatta her şeyi yaşadım, bundan sonra yaşanan hiçbir şey beni heyecanlandırmaz” demesi elbette komik bir durumdur, ama mevzu Hunter S. Thompson’sa insan onun her şeyin biraz daha fazlasını yaşadığını düşünebilir ve bunda da haklıdır. Çünkü Thompson tek bir hayat yaşamadı. Onun birkaç hayatı vardı. Zihnine zerk ettiği envai çeşit uyuşturucu sayesinde birçok hayatı yaşıyor, hiç olmadığı insanlar oluyor, hiç olmayan varlıkla savaşıyor, hiç bitmeyecek yollara çıkıyor, kimsenin okumayacağı kitapları yazıyor, kimse olamayacağı kadar çok içip, bambaşka insanlar olarak sızıyordu… Ertesi gün uyuşturucuya yatırılmış yeni bir zihinle uyandığında yine bildiğimiz Hunter S. Thompson’dı. 2005 yılının şubat ayında kararını vermişti ve fazlasıyla ayıktı. Artık birçok kişi olmaktan, kendisi olmakta, yaşamaktan ve yaşamak zorunda olmaktan sıkıldığı için silahı alnına dayayıp kendini öldürdü. Onunla birçok şey de öldü, o kendini öldürürken yarattığı gazetecilik akımını da öldürdü ve “Gonzo” bu diyarı terk etti. 

Bu diyarı terk ederken ardında kalan bedeninin yakılmasını istemişti. 280 kişi katıldı cenaze törenine ama bu 280 kişi kalabalık bir cenazeden daha da önemliydi. Bob Dylan’ın Mr. Tambourine Man adlı şarkısının eşliğinde küllerini rüzgâra bırakılırken onun ardından kalan her şey etrafa saçıldı ve yaşadığı ışıltı hayatın anlatmak için gökyüzünü rengarenk havai fişekler kapladı. 

Hunter Stocton Thompson 18 Temmuz, 1937’de Louisville, Kentucky’de doğdu. Orta sınıf bir ailenin haşarı çocuğuydu. Ne zaman ne yapacağı belli olmuyordu. Patlamaya hazır bir bomba gibi diğer çocukların arasında dolaşıyor ve tüm aileler rahatsız ediyordu. Babası Birinci Dünya Savaşı gazisi olmasından dolayı silahlarla arasın her zaman çok iyiydi. Babasının kahramanlık hikayeleriyle zihni karışıyor ve silahın bir erkek için iktidar simgesi olduğunu düşünüyordu. Savaş sonrasında sigortacılık yapan babası Hunter daha 14 yaşındayken hayata veda etti. Bu sadece baba figürünün yok olması değildi onun için… Evdeki kahraman yoktu artık ve babasının ölümünü kabullenmeyen annesi teselliyi alkolde aramaya başlamıştı. Tabii ki küçük Hunter da alkolle tanıştı.

Babanın ölümü ve evin içinde içki içmekten başka bir şey yapmayan anne onu daha da öfkeli bir hale getirdi. Daha kızgındı artık ve yaşıtlarına kendini kabul ettirebilmek için en kolay yolun öfkesini dışa vurmak olduğunu öğrenmişti. 

Orta öğrenimi, hırsızlık ve vandallık nedeniyle sık sık Louisville Çocuk Merkezi’nde kalışıyla sekteye uğradı. Eğitimini bitiremedi zaten. Yıllar geçerken bununla da övünecekti… Kendini “Louisville’in Billy the Kid”i olarak gördüğünü her zaman söylüyordu. Yaptığı hırsızlıklar da öyle sıradan şeyler değildi. Hırsızlıklarını “anlamlı hırsızlıklar” ve “eylemler” olarak nitelendiriyordu. Bir kasa bira çalıp, sonra da kapağı açılmamış yirmi dört şişeyi, onu okuldan attıran bürokratın pencerelerinden içeri savurması hırsızlığını haklı çıkarıyordu. 

Gençlik suçlarının bedelini ödemek için orduya alınmıştı ve 1956 ile 57 yıllarını ABD Hava Kuvvetleri’nde geçirirken hava kuvvetlerinin çıkardığı gazetenin spor editörü olarak mesleğe başlamıştı.

O olayın içinde olmayı, hatta olayın kendisi olmayı seviyordu, neler olup bittiğini okumak onu kesmiyordu. Bu yüzden gazeteci oldu. Her zaman olayların tam içindeydi ve bu yüzden de “Gonzo” gazeteciliğini yarattı. Yazdığı haberleri olayın merkezine kendini koyarak anlattı ve bu yüzden de aşırı sübjektif bir bakış açısı kazandırdı gazeteciliğe. Elbette makul bir durum değil, hele gazetelerin sürekli objektif olmamakla suçlandığı bir dönemde…  Kurmaca ve gerçek arasında bir denge kurarak anlattığı haberler bazen inandırıcı olmaktan çok çok öteye geçebiliyordu. Yine de yaptığı haberlerle gazeteci Ralph Steadman’ı etkiledi ve onunla birlikte birçok gazeteci “Gonzo” gazeteciliğini yüceltmeye başladı. 

Askerden dönüştü birçok gazetede ve dergide çalıştı, hepsinden huysuzluğu, uyuşturu ve alkol kullanımı nedeniyle kovuldu ama en uzun ve en efsanevi maceralarını Roling Stone dergisinde yaşadı. Yetmişli yılların başında dergi en şaşalı dönemi yaşıyordu ve Hunter S. Thompson orada yazıyordu. Yazıları o kadar kendine özgü ve o kadar uzundu ki derginin editörleri yaka silkmeye da başlamışlardı. Yazmadığı yazıların masraflarını istiyordu dergiden. Bu yüzden sık sık editörü Jann Wenner’la kavga ediyordu. Bazen yazı diye not defterinden ya da günlüğünden rastgele sayfalar koparıp dergiye yolluyordu. Yolladıklarına bozulan editörlere söyleyecek sözleri hep vardı; “kurmaca, gerçek üzerine kuruludur. Hayat hakkındaki bilgini bir yerlerden alman gerekir. Yazacağın malzemeyi değiştirmeden önce, onu bilmelisin.” diyerek savunuyordu kendini. Bir dergide yaptığı işi ciddiye almayan bir adamın neden orada tutulduğunu anlamak elbette güç, bunu kimse anlamamıştı ama herkes, Thompson’ın yazılarını okumak istiyordu. 

Birçok yazar yazı yazmadan yapamadığını söyler, hatta yazmak birçok yazar için hayatta kalmanın birinci nedeniyken o yazmayı sevmediğini söylüyordu. Hatta nefret ettiğine ilişkin söylentiler de dolaşıyordu, ama Thompson düşündüğünün aksine oldukça da başarılı bir yazardı. Birçok söyleşisinde yazmayı motosiklet üzerinde öğrendiğini söylüyordu. 

Fitzgerald ve Hemingway hayranıydı. Yazdığı metinlerin kaynağı olarak bu iki yazarı gösterse de yazdıklarının iki edebiyatçının yapıtlarıyla hiçbir alakası olmadı. Yazmaya ilk başladığında, daktilosunun üstüne F. Scott Fitzgerald’ın kaleminden çıkma Muhteşem Gatsby’den bir sayfa koyar ve kusursuz düzyazı örneği olarak değerlendirdiği bu metne bakarak yazacaklarını tasarlardı. Bu iki yazarın yeri onda ayrı olsa da JP. Donleavy, Jack Kerouac, William Faulkner da en fazla etkilendiği yazarlar arasındaydı. 

Muhteşem Gatsby’e baka baka yazdığı ilk romanı Rom Günlükleri 1959’da yayımlandı. Ama bu roman ses getirmedi. Yedi yıl sonra yazacağı Hell’s Angels ise tam anlamıyla bir kült yazar olmasını sağlayacaktı. Yazmayı motosiklet üzerinde öğrendim demesinin nedeni bu yüzdendi. Cehennem Melekleri adlı motosiklet çetesi altmışlı yılların başında Amerikan halkını tedirgin ediyordu. Gittikleri her yere bela götüren, yöre halkını rahatsız eden bu çete arasında elbette ki Thompson da vardı. Başka bir yerde olması beklemezdi zaten… Onların ardından dolanırken bir yandan da onların hikâyelerini kaleme alıyordu. Ama çeteden biri olmaması her zaman huzursuzluk kaynağıydı. Onlar gibi değildi, ama oradaydı ve başka bir yerde olmak istemiyordu. Çete ondan kurtulmanın yollarını arıyordu. Kovmayı denemişler ama bir sonuç alamamışlardı. En sonunda bir temiz dayak atarak onu yol ortasında bıraktılar. Yıllar sonra bu dayak meselesi yeniden gündeme geldiğinde kendisini dövenlerin hiçbirine kızmadığını söyleyecekti. “Benim yazdığım Hell’s Angels‘la şimdikileri karıştırmayın,” diye başlıyordu söze, “Çetenin lideri Sonny Barger’ı dostum sayarım. Köpekbalıklarıyla yüzüyorsan, arada bir ısırılmayı göze alırsın. Beni olayın kendisi şaşırtmadı, artık vakti geldi de geçti diye düşünüyordum zaten. Sonny’yle hep iyi anlaşmışımdır. Bir süredir onu görmüyorum. En hasından sosyopattır ama, severim onu.” diye bitiriyordu sözlerini… 

Hell’s Angels yayınların yayımlanmaz büyük bir ilgiyle karşılandı. Çünkü bu grubu herkes merak ediyordu. Tehlikeydiler ve tehlike her zaman çekici görünüyordu. 

Thompson daha sonra Generation of Swine, Songs of the Doomed, The Great Shark Hunt, The Proud Highway adlı kitapları yazdı. Hell’s Angels’ın ardından en fazla ünlendiği kitap ise Türkiye’de de yayımlanan Las Vegas’ta Korku ve Nefret oldu. 

Sadece bunlar da değildi Hunter S. Thompson; Nixon döneminde bir karşı kültür ikonuydu. 1970 yılında Colorado’da şerif seçimine katılmış ve birkaç oyla kaybetmişti. Sivillerin silahlanmasını hızlandıran American Rifle Association’ın mağrur bir üyesiydi. Herkesin uyuşturucu kullanmasının yasal bir hak olduğunu savunun bir bağımlıydı. Kimsenin içemeyeceği kadar fazla uyuşturucu içmişti. Birçok filme konu oldu. Yazdıkları sinemaya uyarlandı. Ama en önemlisi o yaşadığı dönem boyunca pek çok kişi olmayı becermiş, her seferinde de herkesle alay etmiş dizginlenemez bir serseriydi.

Yorumlar