Resül Efe


Biz uzay limanları kurup gemicikleri oralardan yürütme planları yaparken aslında yıllar önce memleketimize uğrayan bir uzaylının hikayesini anlatmak istiyorum. Kendisinin geçmişini bilmiyor olsak bile içimiz pek bir ısındı ona. Halbuki yüzüne baksan “at hırsızı bu” dersin…

Şimdi bu arkadaşın hikayesine geçmeden önce bazı kavramsal konulardan bahsedelim. Ders niteliğindeki bu sıkıcı satırları okumadan sonraki satıra atlayabilirsiniz. Efendim, “B filmi” diye adlandırdığımız film türü, Holywood’un o şaşalı filmlerini göstermeden önce halkı oyalamak için ortaya çıkmış bir tür. Düşük bütçesi, abartılı efektleri ve biraz da erotizme vuran akışıyla kendine yer edinmiş. Tabii sektörün gelişmesi, zamanın akışıyla birlikte evrilen bu tür daha sonra video filmlerle devam etmiş. O zamanlarda karşımıza şu çıkıyor; yüksek bütçeli “A filmleri”, düşük bütçeli “B filmleri” ve birde televizyon izleyicisi için yapılmış “C filmleri”. Tabi sektör büyüyüp gelişince bu türler birbirine girmeye başlamış. Mesela şimdi bu anlattıklarımın hiçbiri yok. Çevrimiçi platformlar ve içinde bulunduğumuz bu kaos ortamı bu filmlerin iç içe geçmesine sebep olmuş. Şimdi Netflix gibi bir platformu ele aldığımızda A, B ve C tipi filmleri bir arada görüyoruz. Bu filmleri sınıflandırmak için düşük bütçe, ucuz efekt ve eğlence seviyesinde saçma üçlüsünden faydalanabiliriz. Ancak an azından iki öğenin filmin içinde barındırılması gerekiyor. Bu saydıklarıma kısmen kötü oyunculuğu da ekleriz ama nice iyi oyuncular var ki bu filmlerden ortaya çıkmasın. Türk sineması da aslında bu türe çok fazla ürün vermiş bir sinema. İzlediğimiz filmlerin büyük bir çoğunluğu “B filmi”. Hatta bir dönem Yeşilçam tam anlamıyla bu filmlere ev sahipliği yapmış. Kara Murat, Turist Ömer, Dünyayı Kurtaran Adam ve Badi derken aslında biz bu filmlerin içinde büyümüşüz.

Hazır Badi demişken bu bölüm altında ilk yerli filmimizi yapalım.

Badi (1983)

Efendim şimdi bu filmden bahsetmeye başlamadan önce aslında bu filmden “B filmi” diye bahsedebilir miyiz diye düşünmeye başladım. Aslında o sebeptendir ki yukarıda uzunca bir paragrafla; akademik olmamakla birlikte film tiplerini anlatmaya çalıştım. Şimdi bu film beni neden tereddüde düşürdü ondan bahsedeceğim. Sonra filmi anlatmaya koyulacağım.

Filmin adı neden Badi bilmiyorum. Aslında ben burada işin eğlenceli kısmında dolaşmaya çalışırken biraz da filmden sosyal çıkarımlar yapmaya çalışabilirim. Ama bu yazı dizisinin ana konsepti bu değil. Filmin adı neden Badi diye sordum kendime ve şimdi açıklıyorum. Nefeslerinizi tutun. Ama açıklamadan önce… (Burada reklam falan girmek lazımdı…) Neyse… Film 1983 yılında çekilmiş ve 1984 yılında gösterime girmiş. 73 dakika gibi kısa bir süresi var. Şu an İnternet’te düzgün bir kopyası olmamakla birlikte televizyondan hesap makinesi ile çekilmiş bir kopyası mevcut. Görüntülere nasıl tahammül edebilirsiniz bilmem ama sesler bangır bangır. Şimdi açıklıyorum. Askeri darbe sonrası çekilen bu film muhtemelen yakın arkadaş, arkanı kollayan kişi anlamına gelmesi sebebi ile Badi olarak adlandırılmış. Ha ben bu Badi’ye arka mı döner miyim orası ayrı konu.

Badi’nin arkasında (film olarak) güçlü bir ekip var. Filmin senaryosunu Barış Pirhasan yazmış. Bu ilk senaryosu ama olsun. Bitti mi tabii bitmedi. Filmin yapımcısı ise Şerif Gören. Yol’u 1982’de çektiğini unutmayalım. Hemen ardından yapımcılığını yaptığı ilk film bu. Zaten bir sonraki yapımcılığı benim de hayranı olduğum Polizei filmi. Bu filmin yönetmeni de aynı zamanda. Sonra yapımcılık sayfasını kapıyor Şerif Gören.

Gelelim filmin yönetmenine. Filmin yönetmeni ise Zafer Par. Yetmedi mi? Görüyorum ve arttırıyorum. Filmin görüntü yönetmeni ise Orhan Oğuz. Yetmedi mi? Alın size! Filmin müziklerini de Yeni Türkü yapmış. Şimdi gariban ben, oturup düşünmeyeyim mi bu filmi hangi sınıfa sokacağımı…

Uluslararası mecrada Turkish E.T. olarak tanınan film tam bir Türk filmi. Yani bir Türk filmi olmanın öğelerini damarlarına kadar taşıyor. Sonra işte sorgulamaya başlıyorsunuz. “Hacı bunlar komiklik olsun diye mi yapılmış, acaba gerçekten ciddiler mi?” İşte o zaman yukarıda da anlattığım filmi sosyal okuma çerçevesine giriyorsunuz. Hayır ben bunu yapmayacağım. Bırakın peşimi.

Bu Badi bizim The Gingerdead Man‘e benzemiyor mu? Yoksa tam tersi mi?

Konsept beli. Uzaydan gelen bir yaratık ve onunla arkadaş olan çocuklar var. Orijinal film ile kıyaslamaya girmeyeceğim ama bizim filmde dört kardeş var ama bu kardeşler yan kardeşler. Türk aile yapısı dört çocuk misyonu burada da anlatılmış ama o zamanlar bu zamanlar değil. Sürekli elde tombul Efes’ler. Bir de hiçbirini bitirmiyor yeri geliyor lavaboya döküyorlar. Lan kaç para o haberiniz var mı? Bu dört kardeşin dışında asıl Badi’nin badisi bir de Ali var. Asıl kahramanımız o.

Ali, halasıyla yaşayan bir çocuktur. Neden halasıyla yaşıyordur, halası neden evlenmemiştir, neden yalnızdır, Ali’nin anası babası nerededir, bu eve para nereden geliyor hiç bilmiyoruz. Bunlar gereksiz detaylar zaten. Ali’nin ise özel bir yeteneği vardır. Hayvanlarla çok iyi anlaşır adeta onlarla konuşur. Bak sen dakika bir gol bir. Koyduk mu bizim Badi’yi hayvan yerine.

Bir akşam disko ışıkları semalarda süzülürken bir de fark ederiz ki uzay gemisi nezih semtimiz Beşiktaş’a iner. Hep bu yazılara Amerika’nın güzide kasabası diye başlayacak değiliz ya! Olay Beşiktaş’ta geçiyor işte. Uzay gemisi ormanlık bir alana iniş yapıyor bunu fark eden halk elinde kazma kürek onları yakalamaya giderken bizim uzaylılar apar topar kaçıyor. Tabii arkalarında Badi’yi bırakıyorlar. Neden gelmişler niye gidiyorlar bilmiyorum. Benim şahsi görüşüm Badi’yi bu uzak diyara terk etmek için gelmişler. Yani evlat olsa sevilmez bu Badi öyle diyeyim. (Bak yine şekilcilik yaptım.)

İşte gerçek bilim insanları. Unutmayalım yalnız, şurada değişik giriş çıkışlar olacak.

Şimdi tabii uzaydan birileri gelecek, bu arkadaş sadece çocuklarla eğlenip çekip gitmeyecek. İşin içine bilim adamlarını (bilim insanı yok o ara) ve kolluk kuvvetlerini de sokmak lazım değil mi? İşte o zaman işin içine üniversitede araştırma görevlisi olan ve filmin güzel kızı Nurten giriyor. Nurten hakkında diğerlerinden daha çok şey biliyoruz nedense. Nişanlısı var kısa zaman sonra evlenecekler hatta düğün arifesindeler. Bak bak hem de evlenmeden birlikte yaşıyorlar. Nurten iş kolik, idealist, sevgilisi ise tam bir kop kop tip. “Eğlencelere akalım” diye hır gür çıkarıyor her gün evde. Nurten’i cebe aldıktan sonra onun hocası var bir de ekipte. Ekibin son üyesi ise, mahallenin televizyon tamircisi. Nasıl kadro ama? Adam yetenekli bak ona bir şey demiyorum. Nurten bir cihaz tasarlıyor adam oturup yarım gün içinde çizimi yapıp, bazı devresini hazırlıyor, malzemeleri buluyor, kutuluyor ve hemencecik çalıştırıyor. Ey ey biz aptalmışız, kaç kondansatör patladı avuçlarım içinde… Nurten’in tasarımını anlatması da şu şekilde: “Yalnız, çok farklı giriş çıkışlar olacak.” Hım anladım. Evet. Efkarlandım şimdi. Sonra bunlar dükkandan çıkıp yürüyüp konuşmaya başlıyorlar. Akıllı uslu imajı çizen bizim ustanın o an şivesi kayıyor ve bildiğin esnafa dönüyor. Nurten’in Ali ve çocuklarla çalışması da bu esnada oluyor. Polis Ali’nin köpeğini vurunca efkarlanan Ali’yi yoldan geçen Nurten teselli ediyor. Bu arada yabancı yorumlar köpeğin gerçekten vurulmuş olduğunu düşünüyor. Bu konuda açıklama bekliyoruz. Olmaz yani…

Badi ne yapıyorsun olum sen?

Şimdi bu kafadar arkadaşlar daha doğrusu kardeşler evden kaçarak geceleri kitap okuyorlar. Hatta içlerinden birinin tavan arasında elektronik atölyesi var. Yani Badi buraya niye geldi derseniz işte böyle gelişmiş, bilim ile yoğurulmuş bir mahalle burası. Çocuklar da oturmuş “Tanrılar’ın Arabaları”nı okuyor. Ey dünya! Sen kimsin? Kimsin sen? Sonraki sahne için sözümü geri alıyorum. On beş yaşındaki kızımız geliyor, ortaokulu terk etmiş “evde kitap okutuyor mu da anam” diyor diğerleri de bunu nişanlayacaklar diye gülüyor. Çelişkilerle doluyuz değil mi? Şimdi burada sahnenin analizine girersek… Yo bunu yapmayacağım…

Ali efkar içinde köpeğini düşünürken Badi onu buluyor ve garip bir tanışma evresinden sonra kanka oluyorlar. Milletin uzaylısıyla insanlar telepatik bağ kurar, bizimkilerde öyle bir şey yok. Hatta Badi iki elma çevirmeden başka ne yapıyor bilmiyoruz. Unutmadan. Şeyinden duman çıkarıyor. O ne anlama geliyorsa ama bu konuda hiç masum düşünemiyorum. Mesela Ali ile ilk tanışmasın Ali’nin ayaklarını elliyor, yüzünü elliyor. Ali ben erkeğim deyince de ellemeyi bırakıyor. Aynı işi kızlardan birini görünce de yapıyor. Üstüne üstlük, böyle değişik dergilere bakmışlığı da var. Şimdi otoriteler bana bu dumanın sebebini açıklayın lütfen.

Bizde memleketin nabzı kahvehanelerde atılır. Sık sık kahveye gidiyor ve buradan gündemi takip ediyoruz. Bir de ne görelim? Bizim Coşkun. Hem de tecavüzcü olan. Lan yoksa film başka yere mi kayıyor diye düşünmeden edemedim birden. Aile filmi değil miydi bu?

Bilim insanları mekanda araştırma yapıyor ama bütün halk orada. Çocuklar falan cirit atıyor. Muhtemelen işte geleceğin bilim insanları deyip yatırım yapıyoruz onlara. Bu arada Badi arada “ev, ev” diye tuttursa da sürekli çocuklarla eğlence peşinde. Okula gidip sınıfta patiler bile veriyorlar “Ki ki ki ko ko ko gulu gulu hulu vak vak vak” şarkısıyla. Eğlencenin dibindeler. Tek eksik uzay gemisinin ışıkları.

Ayaklanıyor muyuz şimdi?

Tabii Badi eğlencenin tadını alıyor. Kalır mı evde, çıkıyor dışarı derken herkes bunu görüyor. O sırada tavan arasında şu elektronik meraklısı çocuğun evinde kalıyor. Derken orada kendine bir anten yapmasın mı diğer arkadaşlarıyla haberleşmek için. Hangi ara yaptı onu da bilmiyoruz. Uzaylı işte hikmetinden sual olunmaz. Herhalde onlar da gelecek “ki ki ki ko ko ko” diye devam edecekler diye düşünmeden edemiyor insan bazen. Teletabi’ye bağlardı oradan. Lan yoksa Teletabiler bizim Badi’den etkilenmesin.

Anteni de kuracak en güzel yer bir lunapark. Bütün semtin çocukları toplanıyor Badi’nin anten kurmasına yardım ediyor. İŞTE ÇARŞI RUHU, İŞTE BEŞİKTAŞ ÇOCUĞU. Ama bu işte bir gariplik var, sessiz sedasız olmaları gerekirken veriyorlar enerjiyi çalıştırıyorlar aletleri bağlıyorlar eğlenmeye. Ortam bangır bangır. Dönme dolaplar, atlı karıncalar, çarpışan arabalar derken bunlar bildiğin kopuyorlar. Ama amaç belli yanlış olmaz bizde. Sonra polis sirenleri semada yankılanmaya başlayınca bizim çocuklar örgütleniyor ve Badi’yi koruyacaklarına söz veriyorlar ve herkes dağılıyor ama Badi yok ortalıkta.

Badi’nin yokluğu Ali’yi yataklara düşürüyor. Bu arada bizim bilim insanları ellerinde şu alet bip bip dolanıyorlar. Herhalde alet bozulmuş diyorlar ve güvenilir kaynak Ali’ye gidiyorlar. Araba daha kapının önünden durmadan Ali açıyor gözlerini “Badi, diyor. Ölmedi”. Arabanın bagajını açıyorlar badi içeride. Saatlerdir bagajda uzaylıyla mı dolaşıyoruz biz?

Beşiktaş’ta sıradan bir tavan arası.
Dikkat! Uzaylı teknolojisi içerir.

Tabii gündüz gözü gören oluyor. Badi güçten düşmüş. Alıyorlar bunu eve. Derken polisi, itfaiyecisi, ambulansı doluşuyor sokağa. “Kaçmak lazım,” diyor Ali. Çocuklar örgütlenmiş tabii, bir hareket elde sis bombaları, yüzde maskeler geçiyorlar taarruza. V for Vendetta’da neymiş hacı! O curcuna da bizimkiler kaçırıyorlar Badi’yi. Olaya bakan bir adamın elinden esnaf arabasını alıyorlar, Badi’yi üstüne atıyorlar ve kaçış. Derken o efsane sahne… Ama bu arabayı Badi’mi uçuruyor o balonlar mı emin değilim. Bunu çok düşündüm ama beynim yandı. Şu an sağdan soldan salyalarımı akıtıyorum. Arkadaşlar İstanbul semalarında dolanırken bildiğin akşam oluyor. Lunaparka uzay gemisi inmiş Badi’yi bekliyorlar.

Allah’ım ben Titanik’te Jack ölürken bile ben böyle ajitasyon görmemiştim. Herkes salya sümük. Kendini yerden yere vuruyor. Bitmiyor sahne. İki damla yaş benden. Neyse arkasından su dökerek yine gel diyerek gönderiyorlar Badi’yi. Ah burada küçük çocuğun Badi’nin elini öpüp başına koyması nasıl bir güzelliktir. Saygı mirim, işte saygı. Kaldı mı şimdi böyle gençlik.

Ek, artık uçalım değil mi?

Film böyle bitiyor. Bitiyor bitmesine de yine son dakika golünü atıyor. Şarkısıyla. “Haydi çocuklar haydi. Güle, güle badi.” Arkada bir de Yeni Türkü bestesi hayal edin…

Hadi geçmiş olsun.

Yorumlar