Resül Efe


Elde avuçta ne varsa özelleştiriyoruz. Tekel, Telekom, kâğıt fabrikaları, o, şu, bu derken iş devletin öz kurumlarına kadar geliyor. Paralel evren mi desem, yakın gelecek mi desem bilmiyorum ama bu mevzu Japonya’da gerçekleşmiş bile. Ben onların yalancısıyım.

Ah Tokyo ah! Havasında bir bulanıklık, sokaklar çıkmazlarda, yağmuru kan kırmızı. Koyunları bile bir farklı bakıyor…

Devam etmeden önce yazı ve görseller için hassas içerik uyarısı yapmam lazım. Bol kan, havalarda uçan kafa, kol, bacak hassasiyetiniz var ise bu yazıya devam etmeyin. Anlatacaklarım gore’un zirvesi olup hassas bünyeler için biraz fazla gelebilir. -Allah’ım bu cümleleri yazacak mıydım?- Gerçi, gerçeklerini daha şiddetli yaşadığımız bir dünyada bunlara hassasiyet göstermek, ne bileyim biraz garip geliyor bana.

Tokyo Zankoku Keisatsu

Hikâyenin anlatıcısı Yoshihiro Nishimura. Nishimura bu anlatımla bir efsane yaratmış demek yerinde olur. O Japon animelerinin akıl almaz şiddeti, kan banyosu ve vücut değişimleri bu filme başarılı bir şekilde yansıtılmış. Şimdi kan banyosu deyince Blade geldi aklıma. İlk filmde vampirlerin olduğu bir diskoda “kan banyosu” yapılıyordu. Köpük niyetine. Güzel sahneydi vesselam. Çoğunluk da keyifle izler, severdi sahneyi. Eh şimdi ne değişti bu ne iki yüzlülük?

Daha hikayeye girmeden başladım filmi savunmaya. Bana ne kardeşim? Bana ne yani. Bu ne agresiflik? Neyse!

Hikayemiz “mühendis” uzmanı Ruka’nın başından geçenleri anlatıyor. Öyle mühendis uzmanı deyince aklınızda bir şey canlanmadı değil mi? Uzman mühendis mi acaba burada bir yazım hatası mı yapıldı diye düşünebilirsiniz. Yok, bu abla gerçekten mühendis uzmanı. O zaman mühendis ne size onu açıklayayım.

Devran değişmiş, hastalıklar, pandemiler falan gelince insanlar evden okumaya başlamışlar. Çıkan hiçbir doktor, doktor hiçbir mühendis mühendis olmamış sonra. Bunlara mühendiscik, küçük mühendis adını vermişler. Gerçek mühendisler ise vücutlarında bir anahtar taşıyan ve kopan uzuvlarının yerine silah gelen kişiler olmuşlar. Yukarıdaki ilk dört cümleyi kaldırıp işi özetlersek bu onu da son cümle bize yardımcı olacaktır. Mmm. Bilmece gibi oldu değil mi?

İşte öz hakiki kan banyosu. Singin’ in the bloooodddd!

Ruka’da Tokyo Polis AŞ’de bu mühendisleri avlayan özel eğitimli bir polistir. Tabi polis şirketinin tek derdi bu mühendisler. Yoksa insanları zapt etmek kolay. Ver biber gazını, ver tazyikli suyu, olmadı geç üstlerinden arabayla… Oh ne güzel, sonra her şey güllük gülistanlık. Ama bu mühendisler öyle mi? Bunları ordu bile durduramıyor ama Ruka durduruyor.

İşte baş mühendisimiz, anahtarcımız. Nasıl, okumuş adam kendini belli ediyor değil mi?

Bu arada bu mühendisler de nereden çıktı diye sorabilirsiniz onu da anlatayım. Efendim bu baş mühendis kendisini bundan sonra “anahtarcı” olarak tanımlayacağız aslında genetik mühendisi. Babası ise polis için de çalışmış eski bir tetikçi. Adamcağız emekli olmuş genetik mühendisi olacağım diye tutturduğu çocuğunu yememiş içmemiş okutmuş cefakâr bir adam. Tabi sonra emekli oluyor. Derken elde avuçta para yok buna son iş olarak buna bir teklifte bulunuyorlar. Adam da ne yapsın evladı için kabul ediyor. Öldürmesi gereken ise polis teşkilatının özelleştirilmesine karşı çıkan, kampanyalar düzenleyen bir polis. Bilin bakalım bu kim? Bizim anahtarcının babası ortalık yerde adamın kafasını patlatıyor, tabi o kadar polisin içinden sağ çıkar mı şimdiki polis şirketinin müdürü de onun kafasını patlatıyor. Nasıl aradaki bağlantıları çözdünüz değil mi? O arada bizim anahtarcı da katillerin, psikopatların genleri üzerinde çalışıyor. Gözünün önüne öldürülen babasının acısına dayanamayarak bütün bu genleri teker teker kendisine enjekte ediyor. Tabii adamın kafa gitmiş, acısı büyük çıkıyor dama, atıyor kendi aşağı. Sonra gözlerini bir açıyor devasa bir kapının önünde. Usulünce çalıyor kapıyı. Açan ise uykulu gözlerle esneyen cüce bir zebani. “Ne geldin be” der gibi bakıyor ona ve elinde bir kavanozla anahtar veriyor. Bizimki gözlerini hastanede açıyor sonra. Karşısında doktorun elinde bir kavanoz, kavanozda da o anahtar. Beyninden çıkardık diyor. Bizim eleman iyileşince bunu alıyor, inceliyor, bakıyor ki büyük bir kudrete sahip bağlıyor kopyalamaya. Tabii güç eline geçince kafasında bir ampul parlıyor; o da babasını öldürenden intikam almak. Sadece ondan değil onun oluşturulduğu düzenden de…

Anahtarcımızın hikayesi böyle. Biz şimdi dönelim Ruka’ya ama benim anlattıklarımı henüz anlatmayın bilmiyor çünkü.

Tokyo’da her zamanki gibi suçlar devam etmektedir ama periyodik olarak belli yerlerde insanlar öldürülerek tüm parçaları ayrılıp bir kutuya tıkıştırılmamaktadır. Bunun mühendis işi olduğunu düşünen polis şirketi işe el atar. Ruka sivil kıyafetlerini giyer ve insan için karışır. Diğer türlü insanlar polislerin yanına yaklaşamamaktadır bile. Derken takip edildiğini fark eder. Takip edense anahtarcıdır. Tabii bir kavgaya tutuşurlar ama bundan mağlup çıkan Ruka olur. Anahtarcı onu öldürmez ama anahtarı ona takar. (Nasıl bir cümle oldu bu?) Artık Ruka da mühendis olmuştur. Avladığı kişi olduğu için depresyona girmeye başlayan Ruka delilleri takip ederek anahtarcıyı aramaya başlar. Bulması zor olmamıştır, çünkü Anahtarcı da onu beklemektedir. İşte bu aşamada Anahtarcı benim size anlattığım olayları Ruka’ya anlatır ve müttefik olmak ister. Ruka olanları duyunca aydınlanma yaşar ancak teklifini reddeder ve anahtarcıyı ortadan ikiye ayırır. Kanıyla bir güzel duş aldıktan sonra efkarlı bir şekilde arkadaşının yanına gider. Ama yolda polisler zıvanadan çıkmış insanları keyfi öldürmektedirler. Buna Ruka’nın arkadaşı da dahildir. Tabii Ruka oracıkta onları kuşbaşı yaptıktan sonra polis şirketine gider ve kendini büyüten, koruyup kollayan -kullanan mı desem- babasının arkadaşına karşı savaşır.

Aslında şöyle bir yazılarıma baktım da başta dediğim gibi çok da okunmayacak gibi bir yazı olmamış. Gayet usturuplu sansürlü yazmışım. Hatta öyle sakince okurken “aman be ne normal hikâye bu hiç mi izlemedik” diyebilirsiniz ama bu anlatılmaz yaşanır bir film. Mesajları da yerinde. Tüketmenin bağımlısı olmuş toplumu, büyük şehir yaşantısını, artık hayatımızın her aşamasına yerleşmiş siyasi propagandaları, özelleştirme ile gelecek tehlikeleri ve reklamların gücünü yine gözümüze sokmuş. İş öyle bir hal oluyor ki kötülük yapanın başı ile futbol oynamak serbest hale geliyor. Harakiri candır bu arada.

Yorumlar