Resül Efe


Son günlerde yerli astronota ne desek diye düşünürken bir yandan ben de, hazır uzaya gitmişken “bize oradan bir süper kahraman düşer mi?” diye düşünmeden edemedim. Artık astronotumuz olduğuna göre uzaydan gelen bir süper kahramanımız neden olmasın? Bence ona da şimdiden isim düşünmek lazım. Sonra araya sıkıştırıp özensiz isimler çıkmasın ortaya.

Tabii bu kahramanın “yerili ve milli” olması şart. Şöyle bir geçmişe baktığımda bizim süper kahramanlarımızın çoğu devşirme. Osmanlı’dan gelen geleneği bu alanda başarıyla yürüttüğümüz aşikar. Ama durun. Son dönem “yerli ve milli” olan “Akıncı”mız vardı değil mi? Ya, nasıl da unuttum. O da biraz Batman devşirmesi olsa da sonuçta “Batman” bizim ilimiz hakkı bize düşer. Telif hakkını bile isteriz yahu! (İstemiştik değil mi? Yani istemediysek…) Lakin Akıncı’nın balık gözüne benzeyen asimetrik maskesi geçtiğimiz günlerde bana bir başka süper kahramanı hatırlattı. The Toxic Avenger.

Aslında tam bizden bizim içimizden bir kahraman The Toxic Avenger. Nükleer işine girmiş, kimyasal atıklarla boğuşurken bunlara eklenen çevre kirliliği, mevsimler faktörler, ağaçların yerine bina dikilmesi, uzaya çıkmadan önce böyle bir kahramanla karşılaşabileceğimiz hissiyatını yarattı bende. Şimdi elimizde bir referans varken The Toxic Avenger’ın özelliklerine bir bakalım.

Öncesi ve Sonrası
Şimdi süper kahraman diye kıyak yapmıyorum ama sanki sağ tarafta sanki daha karizmatik.

The Toxic Avenger

Efendim kahramanımız aslında çok meşhur bir kahraman. Kahramanın hayat hikayesini anlatan film bile IMDB’de 6.3 gibi hatırı sayılır bir puana sahip. (İç ses: Bu filmin puanı çok yüksek değil mi ya, yazmasam mı bunu?) Öyle ki adına tiyatro oyunları, müzikaller yapılmış, yeni filmi hem de büyük bütçeler ile yolda. Bu filmin yönetmeni ise bu işin duayenleri Michael Herz ve Lloyd Kaufman. Yönetmenler hiçbir şeyi çarpıtmadan bu filmle beyazperdeye pardon VHS kasede yansıtmışlar. Yani filmi bir belgesel edasıyla izliyorsunuz. Zaten açılış ve kapanışta bir dış ses bize hikayenin kısa bir özetini yapıyor. Yukarıda ben yaptığım için bu konuya tekrar değinmiyorum. Değinmiyorum diye önemsiz olduğu düşünülmesin amacım sadece harf sayısını kısıtlı tutmak.

Hikayemiz New York’un güzide kasabası Tromaville’da geçiyor. Kasabamızın sloganı ise “Dünyanın Zehirli Atık Başkenti.” Yani bir süper kahramanın doğması için fevkalade bir yer. Şimdi ben dönüp ülkeme bakıyorum neresi olur diye ama sanki bizde her yer uygun. Ayrımcılık yapıp da şurası daha iyi diyemedim. Neyse. Tromaville’da ise asıl kahramanımıza odaklanıyoruz. Yani Mitchell Cohen’e.

Hangi süper kahraman halkın bu kadar yanında olmuş sorarım size. Onlar gitsinler ıvır zıvırla uğraşsınlar. Parti kur oy verelim Toxic Avenger.

Mitchell kasabanın spor salonunda çalışan kendi halinde, sürekli gülen, biraz zeka kıtlığı olan, ezik bir tiptir. Tek derdi bu çetin yaşam savaşında, çalışıp, evine ekmek götürmek. Tabii her zaman olduğu gibi onu da burada rahat bırakmayanlar var. Baba parasıyla büyüyen bu tipler Mitchell’in peşini bırakmazlar. İki çiftten oluşan bu çete, herkese kötülük yapar, keyfine insanları arabalarıyla ezdikten sonra onların dağılmış beyin parçalarıyla resim çekinirler. O dönem cep telefonu yok. Öz çekim gibi kavramlar daha türememiş. İşte bu tiplerle bizim Mitchell’in başı derttedir.

Yalnız şimdi dikkatimi çekti Tromaville halkı çok sporsever bir halkmış. Hiçbiri spor salonundan çıkmıyor bütün hayat burada dönüyor. Torbacısından, kimyasalcısına, silah satıcısından, köle tacirine herkes buradaymış. Havasından mı, suyundan mı yoksa kimyasalından mıdır nedir yalnız kasabanın kadınları çok güzel erkekleri çok yakışıklı.

Bir gün Mitchell elinde paspası etrafı temizlerken bir çığlık duyar. Ne oluyor diye bakmaya gittiğinde spor salonunu müdavimleri olan kötü çift masanın üzerinde değişik şeyler yapmaktadır. Mitchell burada ne olup ne bittiğini kimin yardıma ihtiyacı olduğunu anlamaya çalışırken onu fark eden kötü çift hakaret ederek onu kovar. Mitchell artık onlar için daha açık bir hedef haline gelmiştir.

İşte büyük kötüler iş başında. Görev bisikletli çocuğu ezip puan toplamak.

Daha sonra bu ekip plan yapar ve Mitchell’e bir oyun oynar. Julie bir akşam Mitchell’e sokulup ondan hoşlandığını ve birlikte olmak istediğini söyler. Gönlünün güzelliği yüzüne vurmuş saf  Mitchell ona inanır ve Julie’nin her istediğini yapar. Julie pembeden hoşlandığı için Mitchell’e pembe bir balerin kıyafeti giydirir. İşin heyecanı yükselsin diye ışıklar kapatılır ve Juile, Mitchell’e sesini takip etmesini söyler. Tabii bizim saf oğlan bir şeyden habersiz sesi takip eder. Sonra bir şeye dokunur onu Julie sanar ve öpmeye başlar. O arada ışıklar açılır ve aman Allah’ım ne görelim? Bir koyuna peruk takmış, makyaj yapmışlar bizim saf oğlan da onu Julie diye öpüyor. Tabii bütün kasaba olaya şahit.

Bütün kasaba. Şimdi burada kafam karıştı biraz. Bu spor salonu ne kadar büyük ki bu kadar insan sığıyor oraya. Aslında hiç de büyük gözükmüyor. Dahiyane bir mimarisi olmalı sanırım. Frank Lloyd mu tasarlamış acaba?

Tabii neye uğradığını şaşıran Mitchell karşılaştığı durum karşında eteğini süzerek kaçmaya başlar ama hiçbir zaman ezilenin yanında olmayan halk onu takip eder ve gülmeye, aşağılamaya devam eder. Artık kaçacak yer bulmayan Mitchell kendini camdan aşağı Van Gölü’ne atlar gibi bırakır.

Her ne kadar otoriteler bu atlayışa sekiz tam puan verse de benim gönlümden geçen on tam puan. Öyle ki tam o esnada spor salonun önünde kokain molası veren toksit atık kamyonun taşıdığı varillerden birinin içine düşer. Çarpma yok, sekme yok. Burada kimyasala maruz kalan Mitchell can havliyle kendini kaldırıma atar, acıyla bağırır ama kötü insanlar ona gülmeye devam eder. Bir polis yarım elini uzatır onu kaldırmaya çalışır o esnada elleri cayır cayır yanar. Bu hengameden koşarak kaçan Mitchell koşarken alev alır. Neyse ki sönen ateşiyle birlikte kendini evine soğuk küvetin içine atar.

Fan tişörtlerimiz satışa çıktı.

Burada acı içinde bir çeşit mutasyona uğrar. Balerin elbisesi üzerine yapışmış onun uzuvları olmuş, kasları gelişmiş, irileşmiş, hatta ve hatta zekası bin kat artmıştır. Artık kötüleri hissedebiliyordur. Tek falsosu ise yüzü olmuştur. Gözleri yer değiştirmiş, saçları dökülmüş, kafası orantısız bir şekilde büyümüş ve korkunç bir hal almıştır. Burada bizde de “Gore” filmlerine girmek için bir kapı açmış olur. Artık bundan sonra Gore’dan devam ederiz.

“Ana gibi yar olmaz” derler ama anası Mitchell’in bu halini gördükten sonra bağırır ve kaçar. Anası tarafından reddedilen gariban ne yapsın kaçarak kendini çöplüğe atar. Burada kendine bir yuva kurar. Tek eksik evini gerçek ev yapacak bir eştir.

İnsanlar onu görünce kaçmaya başlar ama o kötülerden iyi insanları kurtarır ve birdenbire halk tarafından kahraman ilan edilir. Adına tişörtler basılır, afişler asılır ama bu durum asıl kötüleri rahatsız eder. Kimi mi? Belediye Başkanı’nı.

Mitchell kötülüğü hisseden güçleriyle üç kötünün saldırdığı bir kafede olan insanları kurtarır. Birini fırına atar, diğerinden doğum günü pastası yapar, bir diğerinin ellerini ise patates kızartması… Artık iyiden iyiye kahraman olmuştur ve burada yengemiz Sara ile tanışır. Sara görme engellidir ve Mitchell onu kötülerin elinden son anda kurtarmıştır. Sara ona yakınlık hisseder ve Mitchell’i bırakmayarak onun evine gider. Evin tek eksiği dişi kuş da tamamdır. Bundan sonrası özel hayat ben ayrıntıya girmeden kenara çekiliyorum.

İşte gerçek aşk.

Mitchell mutlu mesut hayatına devam ederken bir yandan da kötüleri haklamayı sürdürür. Ancak bu iş o kadar rutinleşmiştir ki bir gün depresyona girer. Eve dönünce konuyu Sara’ya anlatır ve kendini gerçek bir canavar gibi hissettiğini söyler. Bunun üzerine ortamdan uzaklaşmak adına kamp kurmaya karar verirler.

Tabii bu arada baş kötü olan Belediye Başkanı boş durmaz Senatör’ü arar ve bu canavarın durdurulması için ordu talep eder. Karar çıkmıştır, ancak halk buna tepkilidir. Kötü Belediye Başkanı ve onun Hitler bozması Emniyet Müdürü, zenginler, tank, top, tüfek çadırın önünde namluları dikmiş beklemektedir. Ama halk kahramanlarını yalnız bırakmamış onlar da izlemeye gelmişlerdir. Tam vur emri verileceği sırada halk kahramanlarını korumaya alır ve bildiğimiz, sürekli haşır neşir olduğumuz bir arbede yaşanır. Derken ordu da kahramanımızın tarafını tutar ama asıl kötüler asla vazgeçmez. Halka, otoriteye yaptırmadığı şeyi kendi yapmaya kalkışır.

Neyse ki süper kahramanlar var.

The Toxic Avenger yani halkın çocuğu Mitchell’in hikayesini anlatan film bu kadar. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine derken olayların nasıl bilindik ve tanıdık olduğunun farkında mısınız? Şimdi neden bizim The Toxic Avenger bizim kahramanımız olmalıydı dediğimi anladınız mı?

Bu kareyi açıklamaya gerek bile yok. Yalnız müteahhit kıvamındaki belediye başkanı… Hımm…

Yorumlar