Resül Efe


Geçtiğimiz günlerde Ferhat Uludere’nin Palyaçodan neden korkarız? yazısını okuduktan sonra ben de bu ilginç yazıya referans olabilecek bir film anlatayım dedim. Tabi durum böyle olunca sepetimde altlarda duran bir yazıyı hemen üstlere doğru çıkardım. Lanet olsun ki bu çok da zor olmadı. Neden mi alt sıralardaydı sorusuna ben de soru ile karşılık vereyim: Palyaçolardan neden korkarız ya da korkar mıyız? Aslında bu soruya tam anlamıyla verecek bir cevabım yok. Hani korkmak demeyeyim de çok fazla haz etmem kendilerinden. Düşünsenize daha dünya gözü görmeden, okuyup izledikleri ile palyaçoları tanımış bilmiş bir insanım ben. Daha ne bekliyorsunuz? Tabii bunda en büyük pay Stephen King’e ait. Bunu da belirtmeden geçmek istemiyorum.

Killer Klowns from Outer Space

Filmimiz 1988 yapımı ve adından da anlaşılacağı gibi palyaçolarımız var ve bunlar, yeryüzündekiler yetmemiş gibi bir de uzaydan gelmişler. Ama yeter mi? Uzaydan geldikleri de yetmezmiş gibi üstüne üstlük katiller. Ben bir aşureyi biliyorum bu kadar karışık malzemeli ve harika kombinli olarak. Sağ olsunlar bir de bunu eklediler üzerine.

Filmi yıllar önce izlemiştim. Zaten vakti zamanında, bu filmi izlemeyen yoktur diye düşünüyorum. Ha, hatırlamıyorsunuzdur o ayrı konu. Neden mi bu kadar eminim, çünkü filmin Türkçe dublajlısı var. Tabii benim bundan haberim yoktu. Madem yazacağım oturayım baştan izleyeyim, bir de yaş kemale ermeye çalışırken hangi bakış açsıyla filmi değerlendiririm diye düşünürken filmin Türkçe dublajlısına rastladım. Yani şimdi “yaş kemale ermek değimi” ile benim yazdığım bu filmleri bağdaştırmaya çalışmayın bunu başaramazsınız. Baştan söyleyeyim dedim.

Filmin Türkçe dublajlısını görünce bari onu izleyeyim dedim. Sanırım ilk izleyişim olacaktı ya da dönemin televizyon kanallarında izledim de hatırlamıyorum. Zaten bu filmler isimlerinden başka bir şey bırakmıyor akıllarda. Durun düşününce kendimi yalanladım şimdi. Nasıl çok kararlıyım değil mi?

Bir türlü filme giremedim değil mi? Bilinçaltım mı uzatıyor bilmiyorum. Yok yahu palyaçolar var diye uzatmıyorum işi yanlış anlaşılmasın.

Neyse, kara verdim ve izlemeye başladım. Aman Allah’ım ben nasıl böyle bir dublaj şaheserini kaçırmışım bilmiyorum. Resmen kendimi paraladım izlerken. Fevkaladenin fevkinde bir dublaj vardı filmde, kesinlikle tavsiye ederim. Yani böyle o dönemin yerli filmlerinin diyalogları ve gündelik sohbetleri desem ama değil. Gözümü kapattığımda farklı bir dünya, açtığımdaysa farklı bir film karşıladı beni.

Görüyorsunuz değil mi konforu? Ortam şahane? Adam çalışmış.

Şimdi hazır arayı ısıtmışken gelelim filmimize.

Usuldendir ya bir gurup kolej öğrencisi altlarına çekmişler arabaları alkol ve şehir manzarası eşliğinde yıldızların altında takılmaktalar. Tabii o esnada neler neler oluyor bunu sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Ama hayal edemeyeceğiniz bir şey var ki o ortama bangır bangır müzikle gelen bir dondurma arabası. Hayal edememiştiniz değil mi? Öyle bir ortamda insanın aklına bu mu gelecek?

Bu gelenler ise filmimizin iki salağı. Gerçi biraz olsun dünyayı kurtarmalarında payları yok mu derseniz ağız büzerek “yani” derim. Ama daha kendilerini tanımıyoruz. Bu iki salağı ortamdan bilhassa ablalarımız kovarlar. Bu arkadaşlar kızlara bakıp iç geçirirken bir de bakarız ki minibüsün arkasından ellerinde dondurma iki kız çıkar. Ah ah burada bir kız arkadaşımın kulağıma küpe olmuş sözünü hatırladım. “Dışarıdaki sekreter kuşuna bakarken eldeki kargadan olma.” Kuş isimlerini tamamen ben uydurdum ama sanki karga demese miydim?

Neyse, mekânda bulunan çiftlerimizden olan Mike ve Debbie uslu (!) bir şekilde kamyonetin arkasına yatmış yıldızları izlerken gökyüzünden bir şeyin kayarak yakınlarda bir yere düştüğünü görürler. Aksiyon meraklısı Debbie düştüğü yere gidelim diye tuttururken Mike erkekliğe bok sürdürmemek için teklifini kabul eder ve meraklı çift bu düşen şeye bakmak için yola çıkarlar.

İşte bunlar da bizim dondurmacılar.

O esnada uzaydan düşen şeyin olduğu yerde köpeği Kuçu kuçu (ben dublajın yalancısıyım) ile dolanan yaşlı amcamız bahçelerine inen bu uzay gemisini pardon sirk çadırını görür ve incelemek sureti ile etrafında dönmeye başlar. Derken çadırdan açılan bir delikten Kuçu kuçu içeri çekilir ve ortalıktan kaybolur. Yaşlı sahibi ise bu kez onu aramaya başlar ama kendisinin akıbetini ben dahil muhtemelen senarist ve yönetmen de bilmiyor.

İnsanın başına gelenler “ya meraktan, ya … meraktan gelir” diye boşuna dememişler. Çiftimiz elleri ile koymuş gibi buldukları bu yere geldiklerinde “aa sirk varmış” diyerek içeriye hop diye dalarlar ve sanki kendi evlerindeymişçesine dolaşmaya başlarlar. İçerinin garip yapısı dikkatlerini çekerken kanları kaynayan çiftimiz birbirlerine komiklikler, şakalar yaparak çadırın derinliklerine doğru inerler. Arkadaş anneniz, babanız size hiç tembih etmedi mi gördüğünüz her şeyi kurcalamayın diye, bu arkadaşlar buldukları her butona basar ve son olarak kendilerini dev bir plazma lambasının olduğu bir odada bulurlar. Nedir ne değildir diye yorumlarken aynen şu diyaloglar yaşanır aynen aktarıyorum.

Ne oluyor burada?

Debbie: Bu ne?

Mike: Herhalde nükleer araştırma merkezi, öyle değil m?

Debbie: Hayır (Burada ergen kız “hayır”ı hayal edin, “h”nin telaffuzundaki “a” uzayarak ağız yamultuluyor ve “r” uzun ama böyle “r” gibi değil de “ğ”ye yakın.)

Mike: Öyleyse uzay üssü…

Debbie: Ha-yır (anladınız siz)

Debbie, Mike’in yakasına yapışır onu bir sarsar döner kapının içinden geçerek onu dışarı çeker ve duvara yapıştır… Şu an aklınızdan ne geçtiğini tahmin ediyor ve pis pis gülüyorum ama heveslenmeyin düşündüğünüz gibi devam etmiyor sahne.

Debbie: … düşen yıldız bu. (Anladınız siz)

Ben nedense bu hayırlar sonunda “yalan söylüyorsun” eşliğinde bir tokat beklemedim desem yalan olur. Yani diyaloglar o kadar beni oraya götürdü ki sahne bu şekilde gerçekleşse hiç yadırgamazdım zaten diyaloglar bizden. Bak şimdi görmediğim için yadırgadım…

İşte bu o sahne, yoksa o bu sahne miydi?
Pamuk şekerler de güzel duruyor ha!

Bizimkiler sanki evlerindelermiş gibi nerede olukları hakkında bağıra çağıra tartışırken, birilerinin ayak seslerini duyunca kaçıp farklı bir odaya girerler. Burada gördüklerine şaşıran çiftimiz yine işi gücü bırakır ve başlarlar tartışmaya.

Debbie: Hayır, hayır… Ben daha önce böyle bir şey görmedim. Çünkü hiç kimse görmedi… Hiç kimse böyle pamuk helva yapamaz.” (Aklınıza kazındı değil mi?)

Pamuk şeker falan. Kafanız karıştı eminim? O zaman size ortamı biraz anlatayım. Böyle fabrika gibi bir yer ama değil. Mezbaha gibi ama o da değil. Böyle yuvarlak yuvarlak askılıklar var ve bu askılıklara da çengellerin ucunda pamuk şekerleri asılmış. Ama bunlar pamuk şekeri de değil. Amma sıktın peki ne o zaman dediğinizi duyar gibiyim. Sakin olun, sadece bu çift arasında yaşanan diyaloglardaki hissiyatı size yaşatmak istedim. Efendim bu ampul şeklinde ki pembiş pamuk şekerlerin içinde insanlar var. Peki bunları ne yapıyorlar derseniz, uzaylı katil palyaçolarımız bunlardan garip bir pipet yardımı ile bir şeyler içiyorlar. Ne olduğunu bana sormayın. Sanırım insanlar bir çeşit aroma oluyor bu içecek için. Bu arada kenarlarda da patlayan mısırları unutmayayım. Sanıyorum sirklerin olmazsa olmazları bunlar. Bakın ya üzüldüm şimdi. Ben hiç sirk görmedim.

Neyse bir köşede üzüntümü başka şeylere mahal vermeden atlattıktan sonra kaldığımız yerden devam edeyim. Çiftimiz burada hararetli hararetli konuşurken içeriye bir palyaço girer ve joystick gibi şeylerle oynamaya başlar. O sırada Mike çantasını düşürmesin mi? Tabii bizimkiler palyaço tarafından görülür. Palyaço eline su tabancasına benzeyen bir tabanca alır içine mısır doldurur ve peşlerinden gitmeye başlar. Mısır atan silahla vurulmak sureti ile can havliyle kendilerini çadırın dışına atan Debbie ve Mike arabalarına atlayıp önlerine çıkan palyaçoları labut gibi dağıtarak olay yerinden kaçarlar. Bu kez de arabada polise gidip gitmemenin polemiği ile içimizi darlarlar. Arkadaş yürümüyor bu ilişki ne uğraşıyorsunuz?

Bu palyaçolar pizzanızı evinize kadar getirdi daha ne yapsınlar? Yalnız bu abla başka bir hevesle açmasaydı kapıyı iyiydi.

Polis istasyonuna vardığımızda Debbie’nin eski yavuklusu olduğunu öğrendiğimiz genç ve yakışıklı polisimiz onları dinler. Debbie’nin hatırına orayı kontrol etmeyi kabul eder ama anlattıkları pek akla yatmamaktadır. Ben hariç kim inanır ki bu olan bitene. Şunları izleye izleye gerçek hayatta görsem şaşırmayacak hale geldim. Bu arada istasyondaki alaylı polis amcamız ise haliyle onlarla dalga geçer. Yahu bu adamı hiçbir şey memnun etmedi film boyunca sinir oldum ama sonunda ne oldu. Gördün mü gününü? Tam bu esnada ise palyaçolarımız ağır çekimde hareket ederek şehre yayılmaya başlamışlardır. Bunlar şey değil mi? Rezervuar Köpekleri?

Palyaçolarımız ellerinde oyuncak pamuk şeker tabancasıyla insanları pamuk şekere çeviredursun, yakışıklı polisimiz Mike’ı alıp olay yerine giderler. Ancak ortada hiçbir şey yoktur ve Mike’ı tutuklar. Palyaçolar, pamuk şekere hapsedilen adamlar, patlamış mısır tabancası derseniz bu gayet normal. Bir istiladan çok eğlence alanını anlatıyor bize. Yakışıklı polisimiz Mike’ı neden tutuklamasın? Aslında biz asıl tutuklama sebebinin Debbie’nin erkek arkadaşı olduğunu anladık ama siz de çaktırmayın. Adam gelmiş eğlence alanını, anlatıyor artık ne içmişse devletin polisi ile maytap geçiyor. Olacak iş mi? Ama bazen eğlenceler de tehlikeli olabilir değil mi?

Peki pizzanızı nasıl alırdınız?
Tabii ki palyaçolu.

Palyaçoların gazabından kaos ve dehşete sürüklenen kasabalının -şimdi böyle başlayınca da sanki çok ciddi bir şey anlatacakmışım hissine kapıldım ama yok öyle bir şey- ise yapacak bir şeyi yoktur. Hepsi pamuk şeker olup yok oluşlarını tatlı tatlı yaşamaktadırlar. Karakola doğru hareket eden Mike ve yakışıklı polisimiz -adamın adı da yakışıklı polis kaldı- yolda bu palyaçoların insanları yok ettiğine şahit olur ve Mike’a inanır ve onu azat eder. Kendisi ise polis merkezine gider ama bir de ne görsün. Bizim şu huysuz officer -polis demeye içim elvermedi- bir palyaçonun elinde kukla olmuş. Neyse bir şekilde ondan kurtulduktan sonra ek yardım talep eder. Telsizin karşısındakine söylenen sihirli kelimeleri tahmin edin bakalım. Pamuk şeker, palyaço, mısır…

Ne sevimli bir ekip.

Bu arada Debbie’yi unuttuk. O da evine gitmiş, üzerine yapılmış mısırları banyoda yerlere saçtıktan sonra duşa girer. Şehirde olaylar yaşanırken Debbie de saatlerce pardon sahnelerce duşta kalır. Derken yere düşen bu mısırlar bir araya gelmesin mi? Ben de niye bu pislikleri yerde bıraktı, neden toplamıyor diye düşünüyordum meğer patlamış mısırlar kendi kendine toparlanıyormuş. Ama bir araya gelen bu mısır patlakları palyaço oluşturmasın mı? Killer popcorn from outer space. Pa pam… Yok şimdi burada palyaçoların hammaddesi patlamış mısır mı onu anlayamadım. Neyse Debbie patlamış mısırların oluşturduğu palyaçolarla savaşırken kapı çalar ve afaki kapıyı açar. Bu tam bir refleks. Ancak kapıdakiler ise yakışıklı polis taklidi yapan diğer palyaçolardır. Onu yakalarlar ve özel bir muamele yaparak bir balona hapsederler. Bu arada Debbie’nin evine doğru giden Mike ve dondurmacı arkadaşları onun kaçırıldığını görünce palyaçoları takibe başlarlar. Bu arda dondurmacılar nereden çıktı diye sormayın onlar filmin içinde ara ara peydahlanıyor.

Pek öyle gözükmese de kahramanlarımız.
O kadar yakışıklı polisimiz deyip durdum, şimdi bakınca hiçte yakışıklı değilmiş. Oylamaya sunuyorum. Yorumlara lütfen.

Minibüsle bangır bangır çalan müzik eşliğinde hiç kimseye çaktırmadan takibe koyulan ekibimizi ise onların peşine takılan yakışıklı polisimiz durdurur. Paniğe kapılan dondurmacılarımız birden fren yapınca polis arabası arkadan bindirir bunlara. Neden panik yaptılar onu da bilmiyorum. Var bunlarda bir şey. Yoksa bunlarda uzaydan olmayan dondurmacı katiller mi? Ice cream killers who can’t come from outer space. Biraz uzun oldu ama bugün iyi B-Movie isimleri buldum. Neyse dondurma minibüsüne atlayan yakışıklı polisimiz diğerleri ile birlikte izini kaybettikleri palyaçoları aramaya başlarlar. Bakınız her şey Debbie için, öyle vatandaşmış halkın güvenliğiymiş yalan dolan. Ama işte size palyaçoların yerini bulmak için kilit soru:

“Eğer bir palyaço olsaydınız nereye saklanırdınız?” Hadi hep birlikte. “Lunaaaparkaaa.”

Ekibi biraz daha büyütelim.

Bu soruyu ben sormadım. Bu arkadaşlar birbirlerine sordular ve hep birlikte lunaparka çevirdiler rotayı. Bu arada hazır soru sormaya başlamışken bir palyaçoyu nasıl öldürürsünüz?”

Tabii ki “burnundan vuraraaak”. İğne batırın yeter. Aksiyona gerek yok.

Bu kısım biraz ilginç. Yakışıklı polisimiz ve Mike, Debbie’yi balonun içinden kurtarır ve avuçlarının içi gibi bildikleri çadır uzay gemisinden türlü türlü oyun ve engellerin arasında kaçarlar. Bu kaçış sırasındaki diyalogları dinlemek lazım anlatılmaz. Derken bunlar bir odaya girmesinler mi orada da bütün palyaçolar onları sıkıştırsın. Bizimkiler artık son dualarını ederken birdenbire minibüsle bizim dondurmacılar gelir. Birden donup kalan palyaçolar kaçmaya başlarlar. Ne olup ne bittiği anlaşılmadan birden dev bir palyaço yerin altından yükselir. Bunun üzerine Mike ve Debbie‘yi gönderen yakışıklı polisimiz ana kraliçe palyaço ile dövüşmeye başlar. O esnada hain bir saldırıyla yakışıklı polisimizi avucuna alan ana kraliçe palyaço onu ağzına doğru yaklaştırırken… Sonrasını siz tahmin edin yukarıda ip ucu verdim.

Palyaço olurda karnaval arabası olmaz mı?

Ana kraliçe palyaço ile birlikte havalanmaya başlamış bütün sirki havaya uçuran yakışıklı polisimiz kasabayı kurtarır. Havaya uçurarak dediysem öyle şiddet içeren bir patlama düşünmeyin bildiğiniz havai fişek gösterisi bu. Bu arada pamuk şeker olan insanlara ne oldu yahu?

Neyse kasaba kurtulmuştur. Haliyle destek ekibi de iş bitince gelmiş bu havai fişek gösterisinin keyfini çıkarmıştır. Tabii asıl kızımızı da yine kahramanımız kapar.

Gökten üç pamuk şeker düşer biri anlatan bana, biri okuyan size, biri de filmde kalsın. Çünkü bunun ikincisi de var.

İşte size çok çok gelişmiş bir pamuk şekeri silahı. Temkinli kullanınız.

Tabi burada es geçmemek lazımdır ki ben filmin müziklerini çok beğendim. Türkçe dublajı ise başta da belirtiğim gibi efsane. Arada cep telefonu sinyalleri seste patırtı yapmış ama olsun.

Yorumlar